• İLETİŞİM
  • Anasayfa
  • Dünya
    • Dünya

  • Yayınlar
    • Yayınlarımız

  • İŞÇİ DÜNYASI
    • İşçi dünyası

  • KÜRDİSTAN
    • Kürdistan

  • Güncel
    • Güncel

  • GENÇLİK
    • Gençlik

  • Kadın
    • Kadın

  • KÜLTÜR-SANAT
    • Kültür Sanat

  • Çevre

Pzt08212017

Last updateCts, 12 Ağu 2017 1pm

Back Buradasınız: ANASAYFA Kürdistan ÜÇ YIL ÖNCE, ÜÇ YIL SONRA ROJAVA

Kürdistan

ÜÇ YIL ÖNCE, ÜÇ YIL SONRA ROJAVA

ÜÇ YIL ÖNCE, ÜÇ YIL SONRA ROJAVA

19 Temmuz 2015 tarihi, Kurdistana Rojava’da, Kobane’den başlayarak elde edilen ve 2014 yılı

Ocak ayında sırasıyla Cıziré, Kobané ve Efrin’de ilan edilen kantonal özerk yaşamın başlangıcının üçüncü yıldönümüydü. Yıldönümü vesilesiyle kimi örgütler, yaptıkları açıklamalarla mesajlarını yayınladılar. Kimi gazetelerde dizi yazılar yayınlandı. Kimileri de 19 Temmuz 2012 tarihinde yaşananlar hakkında anılarını dile getirdi vb. vb.

YDİ Çağrı dergisi olarak başından beri takip edip gelişmeler hakkındaki değerlendirmelerimizi dergimizde ortaya koyduk. Kimi okurlarımızın bize sözlü olarak getirdikleri eleştiri, bizim Rojava hakkında geç tavır takındığımız yönündedir. Bu eleştirinin haksız ve yanlış bir eleştiri olduğunu düşünüyoruz. 19 Temmuz 2012 tarihinde Kobane’den başlayarak Rojava’nın birçok bölgesinde kontrolün devralınması ve göndere PYD’nin bayrağının çekilmesine karşı T.C.’nin yetkililerinin saldırgan tavrının yaşanmasından hemen sonra yayınlanan ilk sayımızda (sayı 159, sayfa 7-9), 23 Ağustos 2012 tarihli yazımızda tavır takınmış ve gelişmeleri değerlendirmiştik. Ondan sonra da savaş hakkındaki değişik yazılarımızda kısaca da olsa soruna değinmiş, 2014 yılından itibaren de 2013 yılı Eylül ayından itibaren yaşanan gelişmelere düzenli olarak, tavır takınılması gerektiğini düşündüğümüz her yeni gelişme hakkında da tavır takınmaya çalıştık. Bunlar yetersiz görülebilir ama geç tavır takınma durumu sözkonusu değildir. Bu konuda da meselenin özü, takınılan tavrın içeriğinin doğru olup olmadığıdır. Rojava bağlamında temel yaklaşımımız 23 Ağustos 2012 tarihli yazımızda ortaya konmuştur. Sonraki gelişmeler bu temel yaklaşımla değerlendirilen gelişmeler oldu. Kuşkusuz her önemli yeni gelişmeye uygun da tavrımızı geliştirdik.

Üçüncü yıldönümü vesilesiyle Rojava’daki gelişmeleri ve bu gelişmeleri nasıl değerlendirdiğimizi yeniden ortaya koymak istiyoruz.

SURİYE’NİN İÇ SÖMÜRGESİ ROJAVA

Rojava’da andaki gelişmelerin daha da iyi anlaşılması için kısaca da olsa 2011’den önceki durumu bilince çıkarmak gerekiyor.

Emperyalist ve sömürgeci güçler tarafından dörde parçalanan Kürdistan’ın en küçük parçası Batı Kürdistan (Kurdistana Rojava), Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 7 Mart 1920 tarihinden itibaren pratikte, 24 Temmuz 1922’den itibaren de resmen Fransa’nın sömürgesi olan Suriye’de bir sömürgeydi. 17 Nisan 1946’dan itibaren Suriye Arap Cumhuriyeti’nin ilan edilmesiyle Suriye’nin durumu değişti. Ama Rojava’nın iç sömürge olma durumu değişmedi. 1963’te gerçekleşen askeri darbeden itibaren de faşist Baas rejiminin hükmettiği Suriye devletinin işgali altında Rojava’nın iç sömürge konumu sürdü.

1963‘de Suriye’de iktidara el koyan Baas Partisi döneminde Kürtlerin durumu daha da kötüleşti. Baas rejimi Cızire bölgesinde yaşayan Kürtleri dışlamaya başlayarak potansiyel tehdit olarak değerlendirdi. Baas hükümeti, çok geçmeden bölgede yaşayan Kürtlerin Suriye içinde dağıtılması, buna karşılık bölgeye Arapların yerleştirilmesi yönünde bir araplaştırma politikası izledi. Böylece, Kürtlerin yaşadığı bölgede bir “Arap kuşağı” oluşturuldu. Yer isimleri Kuzey Kürdistan’da nasıl Türkçeleştirildiyse, Rojava’da da Arapçalaştırıldı. Kürtlerin toprakları ellerinden alındı. Yüzbinlerce Kürde “Suriyeli değil” diye kimlik bile verilmedi. Diğer parçalarda olduğu gibi Batı Kürdistan’da da baskılar hız kesmeden sürdürüldü. Suriye’de parlamenter maskeli faşizmin Türkiye’dekinden çok daha kaba biçimde uygulandığı bir durum sözkonusuydu.

Bu faşist, sömürgeci baskılara karşı direniş ve mücadele de vardı ve değişik biçim ve ölçülerde sürdürüldü. 2011’den önceki gelişmelerde Kürtlerin protesto ve mücadelesinin gündeme geldiği, rejimin temsilcilerinin Kürtlerin temsilcileriyle görüşerek protestoları dindirmeye çalıştığı yıl, 2004 yılıydı. Mart ayı başlarında bir futbol maçı bahane edilerek birçok Kürdün katledilmesi ile tetiklenen protestolar karşısında, Esad rejimi başta Qamışlo olmak üzere tüm Rojava’da terör estirdi. Ama ne ilan edilen sıkıyönetim, ne de estirilen terör, Kürtlerin birkaç gün süren protesto eylemlerine 600-700 bin kadar insanın katılmasını engelleyebilmişti. Kürtler isyandaydı ve devlet binalarına, polis karakollarına saldırıldı yer yer de binalar ateşe verildi. Sonuçta çoğu Kürt kökenli olmak üzere onlarca insan katledildi, 2000 kadar Kürt de tutuklandı. Baas rejiminin yetkilileri resmen 12 Kürt parti ve örgütünün temsilcileriyle görüşme talebinde bulundu ve görüştüler de. Kürt partilerinin bu görüşme sonrasında ortak bir raporla dile getirdikleri talepler şunlardı: “- Tüm askerlerin bölgeden çekilmesi. Köylerde ve sokaklarda kimlik kontrollerinin keyfice yapılmaması,

- Baas Partisi mensuplarının ellerindeki silahların geri alınması ve aşiretlere dağıtılmış silahların toplatılması,

- Gözaltına alınan herkesin serbest bırakılması ve bir daha gözaltıların ve baskıların yaşanmaması,

- Kürtlere karşı radyo ve televizyonlarda sürdürülen propagandaların kesilmesi,

- İşkence görenlerin ve zarara uğrayanların maddi ve manevi zararlarının karşılanması,

- Kürt sorununa demokratik çözüm getirilmesi.” (Özgür Politika, 25 Mart 2004)

Kürtlerin bu talepleri gerçek anlamda karşılanmasa da, yaşanan bu gelişmeler, Baas rejiminin Kürtlere karşı baskı siyasetinden belli bir gevşemeyi beraberinden getirdi. Kürtler açısından ise kendilerini savunma amaçlı da olsa daha sıkı bir örgütlenmenin ortamını oluşturdu. Rejimin baskıları karşısında Kürt halkı birleşmenin zaruri olduğunu daha da fazla kavramaya başlamış ve özellikle PYD, bunu gerçekleştirmek için sistemli bir örgütlenme çalışması yürütmeye başlamıştı. Savunma gücü olarak da YPG örgütlendi. 2011 yılında Suriye’de “Arap Baharı” estiğinde YPG güçlerinin oluştuğu resmen de ilan edilmişti. Bu dönemde kadınlar da YPG içindeydi. YPJ 2013 yılında oluşturuldu.

PYD NASIL BİR SİYASETİ SAVUNUYOR?

PYD’nin savunduğu siyasetin nasıl bir siyaset olduğunun anlaşılması için PKK’nin siyasetine bakmak, olmazsa olmaz önkoşullardan biridir. Çıkış noktasında PKK’nin hedefi “Bağımsız, Birleşik, Demokratik Kürdistan”dı. PKK’nin 15-26 Temmuz 1981 tarihlerinde yapılan 1. Konferansı’na sunulan “Politik Rapor”da “Güneybatı Kürdistan” (Rojava) bağlamında yapılan değerlendirme şöyledir:

“Suriye’nin egemenliğindeki Kürdistan’ın bu parçasının çok küçük olması nedeniyle bağımsız bir ulusal kurtuluş hareketi geliştirerek zafere götürmesi mümkün değildir. Burası, günümüzde Suriye’nin egemenliğinde olmasına karşın, Türk devletinin de tehditi altındadır ve Türk ordusunun sınır bahanesiyle sürekli saldırısına uğramaktadır. Günümüzde Suriye yönetimi sürdürdüğü anti-siyonist tutumu nedeniyle Arap ilerici güçleri içinde yer almakta, başta Filistin olmak üzere bölge halklarının kurtuluş mücadelelerine destek olmaktadır.

Bu şartlarda, Kürdistan’ın bu parçasındaki devrimci ve yurtseverlerin önünde bugün üç ana görev vardır: Birincisi, Kürdistan halkını devrimci yurtsever düşünceyle bilinçlendirmek, eğitmek ve devrimci temellerde örgütlemek; ikincisi, diğer parçalardaki, özellikle Orta-Kuzey-Batı Kürdistan’da proletarya önderliğinde gelişen ulusal kurtuluş mücadelesine her alanda aktif yardım yapmak, ve üçüncüsü, emperyalizme, siyonizme ve gericiliğe karşı mücadelelerinde, bölge devrimci ve ilerici güçlerinin mücadelelerine aktif bir biçimde destek olmak.” (Politik Rapor, sayfa 74)

Burada görüldüğü gibi Baas rejimi PKK tarafından “anti-siyonist tutumu” –ki bu, esasta Yahudi düşmanlığının üzerini örtme aracı gören bir tutumdur- nedeniyle “ilerici güçler” arasına sokulmakta ve Baas rejimi “bölge halklarının kurtuluş mücadelelerine destek” veren bir rejim olarak halkların dostu diye gösterilmektedir. Böylesi bir değerlendirme ise doğal olarak bu rejimin müttefik olarak kabul edildiğini, rejimin devrilmesi için mücadelenin sözkonusu olmayacağını ortaya koymaktadır.

PKK, 1993’ten itibaren “Bağımsız, Birleşik, Demokratik Kürdistan” hedefinden vazgeçti ve 1995 yılı başlarında yapılan 5. Kongre’sinde de bu siyasetini programatik olarak resmileştirdi. Buna göre PKK artık Kuzey Kürdistan’ın T.C.’den ayrılıp ayrı bir devlet olması hedefinden de vazgeçmiş, T.C.’nin verili resmi sınırları içinde bir özerklik savunusunda konaklamıştı. Bu siyasetin “kurtuluş siyaseti” olduğunu, bağımsızlık için yola çıkan Kürtlere, kitlelere kabul ettirebilmek (gerçekte yutturabilmek) için de sürekli olarak siyasi söylemde değişiklik yapıldı. Bu değişiklikte T.C.’ye, Türk egemen sınıflarına, kendi içinde “Kürt Sorunu”nu çözmüş bir T.C.’nin Ortadoğu‘da Kürtlerle birlikte büyüyeceği vb. tavsiyelerde de bulunuldu.

Abdullah Öcalan, 1999’da Kenya’da uluslararası bir işbirliği sonucu yakalanıp T.C.’ye teslim edilmesinden sonra, İmralı’daki yargılanması sırasında “Kürtlerin T.C.’nin gücüne eklemlenmesi” siyasetini daha da geliştirdi.

Abdullah Öcalan’ın İmralı’da formüle ettiği çözüm çizgisi kabaca şöyledir: T.C. devletinin toprak bütünlüğü içinde Kürt sorunu, adı bölgesel özerklik olmayan yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Türk ulusu dışındaki ulus ve milliyetlerin yok sayılmasından vazgeçilmesi, ana dilde eğitim, silah bırakmış PKK’lıların sivil siyasete katılma imkanlarının yaratılması vs. ile çözülecek; Kürt sorununu çözmüş olan T.C. Kürtlerin gücünü de kendi gücüne katarak Ortadoğu’da daha da büyüyecektir.

Bu siyaset aynı zamanda PKK’nin “Türkiyelileşme” olarak adlandırdığı siyasetin de temeliydi. Buna bağlı olarak da Kürdistan’ın diğer parçalarında da PKK’nin siyasi çizgisini savunan partilerin kurulması gündeme getirildi. Güney Kürdistan’da PÇDK (2002), Batı Kürdistan’da PYD (2003) ve Doğu Kürdistan’da PJAK (2004), PKK’nin yeni çizgisi temelinde kuruldular.

Bu örgütler kurulmalarından sonraki dönemde Abdullah Öcalan tarafından savunulan “demokratik ulus” teorisine dayanarak “ulus devleti”nin misyonunu yitirdiği yaklaşımını da partilerinin çizgisi haline getirdiler. Buna göre bir Kürt devletini talep etmek ya da kurmaya çalışmak yanlıştır, gericiliktir, ilkel milliyetçiliktir, zamana terstir vb. vb.

Bu durumda PYD’nin nasıl bir siyaset savunduğu da ortaya çıkmaktadır. PYD, PKK’nin “demokratik ulus”, “demokratik konfederalizm” ve “demokratik özerklik” siyasetini savunuyor. PYD, en başından itibaren Esad/ Baas rejimini silahlı mücadele, halk savaşı vererek yıkıp devrim yaparak iktidara gelme siyasetini savunmadı, savunmuyor. Aynı biçimde PYD’nin, Batı Kürdistan’ın ayrı bir devlet olması, bu bağlamda Suriye’nin bölünmesi talebi de yoktu, yoktur. PYD’nin temel siyaseti, demokratik Suriye devleti çerçevesinde özerklik, kendi kendini yönetmektir.

“ARAP BAHARI”NIN ETKİSİ

“Arap Baharı” adı verilen ve Tunus’ta başlayıp Mağrip ülkelerine yayılan isyan Suriye’yi de etkiledi. 4-5 Şubat 2011 tarihlerinde muhalefetin örgütlediği protestolara katılım ciddiye alınacak düzeyde değildi. Bu durum 17 Mart’ta Dera kentinde yapılan protesto eyleminde kolluk güçlerinin protestoculara saldırmasıyla değişmeye başladı. Dera’daki protestoları tetikleyen gelişme ise, duvarlara rejim karşıtı sloganlar yazan 15 kadar gencin tutuklanmasıydı. 17 Mart’tan itibaren protestolar, çatışmalar, diplomatik gelişmeler, pazarlıklar vb. vb. yoğunlaştı.

Esad rejimine karşı halkın bir bölümü, özgürlük ve demokrasi talepleri ile barışçıl gösteriler yapmaya başladı. Protestocuların temel talepleri arasında, en başta OHAL’in kaldırılması talebi ve buna bağlı olarak da örgütlenme özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, yürüyüş ve gösteri özgürlüğü, rüşvete, yiyiciliğe son verilmesi, basın ve partilere özgürlük getirecek yeni yasalar, Baas Partisinin egemenliğine son verecek bir yeni seçim yasası, siyasi tutukluların serbest bırakılması, Kürtlere kimlik hakkı vb. vb. demokratik ve haklı talepler vardı.

Esad rejimi halkın önemli bir kesiminin haklı isyanını silahlı şiddetle, savaşla ezmeye yöneldi. Buna bağlı olarak da giderek daha yüksek sesle, Esad rejiminin devrilmesi yönünde talepler yükselmeye başladı. Esad rejimine karşı, halkın bir bölümünün demokratik talepler ile başlattığı haklı ve barışçıl mücadele, emperyalist ve bölgesel gerici güçlerin desteklediği ve silahlandırdığı muhalefetin devreye girmesiyle giderek bir iç savaşa dönüştü.

Esad rejiminin bu gelişmelere karşı tavrı bir yandan “kanunsuzlara”, provakatörlere” karşı mücadele adına katletme, baskı ve zulmü sürdürme; diğer yandan da kitlelerin reform taleplerine yanıt vererek protestoları dindirme biçimindeydi. Bu tavıra bağlı olarak kimi reform adımları da attı. OHAL resmen kaldırıldı, Devlet Güvenlik Mahkemeleri lağvedildi, partiler-seçim yasası çıkarıldı, “genel af” adı verilen af ile birçok siyasi tutuklu serbest bırakıldı, 20 Haziran 2011 tarihinden önce “işlenen suçlar” affedildi, kimlik sahibi olmayan Kürtlere kimlik ve vatandaşlık hakkı verildi, 21 Mart tatil günü olarak ilan edildi. Bu reformların savaş koşullarında ne kadar uygulanabildiği soru işaretidir. Ama Esad, rejimini ayakta tutabilmek için verebileceği tavizleri vermekten kaçınmadığını göstermeye çalıştı.

Batılı emperyalist ülkeler ve yerel gerici devletler Esad rejimine karşı SUK (şimdiki adı SMDK) ve ona bağlı ÖSO’yu oluşturdu, destekledi ve silahlandırdı. ÖSO çatısı altında “Esad rejimine karşı olan” herkese destek verildi ve bu arada El Kaide uzantılı ve başka islamcı faşist güçler güçlendi, bunun bir sonucu olarak da 2013 Nisan ayından itibaren Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) (şimdiki adı İslam Devleti, İD) adını duyurmaya başladı. Esad rejimine karşı olan muhalefet çok parçalı idi ve bu durumundan özde herhangi bir değişiklik olmadı, hala çok parçalı... Buna bağlı olarak Suriye de çok parçalı bir duruma geldi. Küçük grupların etkin olduğu küçük bölgeler hesaplanmadığında, Suriye anda dörde bölünmüş durumdadır. Esad rejiminin, ÖSO’nun, selefist grupların (İD, EL Nusra) ve PYD’nin hakim olduğu alanlar biçiminde bir bölünme sözkonusudur.

2011 yılından beri Suriye’de süren bu savaşta, tüm emperyalist güçler ve bölgesel gerici güçler değişik biçim ve oranda savaşın parçaları olma durumundadır. Suriye’de bir temsilciler savaşı, bir nevi “mini Dünya Savaşı” yaşanmaktadır. Rojava’daki gelişmeler de bu savaşın doğrudan bir parçası ve bu savaşa bağlı ele alınmak zorunda olan gelişmelerdir.

ROJAVA’DA ÖZYÖNETİM

2011 yılında rejime karşı protestolar başladığında, Kürt halkı da özgürlük ve demokrasi isteyen barışçıl muhalefetin bir parçasıydı. İlk başlarda muhalefet arasında kesin ayrımlar yoktu, kimin neyi hedeflediği tam net değildi. Birleşilen esas nokta demokratik hakların talep edilmesi ve bunlar için protestolar gerçekleştirmekti. Kısa sürede ayrışma yaşandı. PYD somutunda özellikle Kürtlerin demokratik hak ve taleplerini kabul etmeyen Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ile birlikte yürünemeyeceği ortaya çıktı. Cepheleşme bir yandan Baas rejimi ve destekçileri (başta emperyalist Rusya ve İran gibi gerici güçler), diğer yandan Baas rejimini savaşla yıkmak isteyenler (başta ABD, AB’li emperyalist ve gerici güçler, T.C., Suudi Arabistan vd. bölgesel gerici güçler) bu iki cephe dışında ise Esad rejimine karşı olan ama silahlı mücadeleden yana olmayan, dış güçlerin Suriye’ye müdahalesine de karşı olan kesim vardı. PYD bu kesimin öne çıkan esas temsilcisiydi. Somut olarak da PYD, yaşanan savaşta “ne Esad rejimi ne de dış müdahale, demokratik Suriye”, yaklaşımı temelinde “üçüncü yol” adı verilen yaklaşımı savundu, savunuyor.

PYD silahlı mücadele siyasetine sahip olmasa da, özellikle 2004’ten itibaren Kürtler arasındaki çalışmada, örgütlemede koşulların dayatması sonucu silahlı güçleri (YPG) örgütledi. Bu örgütlenme olmasaydı, 2012 Temmuz ayında bölgenin güvenliğini, kontrolünü gerçekleştirmek de kısa bir sürede mümkün olmazdı.

PYD’nin içinde yer aldığı ve siyasetini belirlediği “Demokratik Toplum Hareketi” (TEV-DEM) bu dönemde halkı örgütleme ve demokratik talepleri için eyleme geçirme konusunda yoğun bir çalışma yürütüyordu. Bu dönemde PYD ile Suriye’deki diğer Kürt örgütleri arasında “ne yapılmalı?” sorusu gündeme geldi ve Kürt örgütleri ortak davranmak için görüşmeler yürüttü. Bu görüşmelerde çatışan esasta iki çizgi vardı. PYD’nin savunduğu PKK’nin çizgisi ile birçok Suriyeli Kürt örgütünün savunduğu KDP/ Barzani çizgisi. Sonuçta Barzani arabuluculuk yaparak sözkonusu Kürt örgütlerini 11 Temmuz 2012 tarihinde Hewler’de bir araya getirdi. “Hewler Mutabakatı” adı altında bir anlaşma yapıldı. Buna göre Kürt örgütleri Rojava’da ortak davranacaktı.

Bu anlaşma yapıldığında Baas rejimi, Rojava’daki silahlı güçlerinin büyük bölümünü ÖSO güçleriyle savaşması için geri çekmişti. Kürtlerin Baas rejimine karşı silahlı mücadeleden yana olmaması ve temel taleplerini özerklikle sınırlamalarını da gözönüne alan Esad, içinde bulunulan koşullarda Kürtlerle de savaşmanın kendi zararına olduğunu bilerek yeni bir savaş cephesi açmaktan kaçınmıştı. Rejimin silahlı güçlerinin büyük bölümünü Rojava’dan çekmesiyle yönetim, iktidar boşluğu da meydana geldi. Kürt örgütlerinin kendi aralarında anlaşmasıyla da Rojava’nın kimi yerleşim alanlarında yönetimin devralınmasının önündeki son engel ortadan kalkmıştı. Rojava Kürtleri, ortaya çıkan iktidar boşluğundan yararlanarak kendi öz yönetimlerini kurmak için harekete geçti.

19 Temmuz 2012 tarihinde Kobanê’de Kürt halkı şehrin çıkış yolu üzerinde bulunan Baas rejimine ait tütün mamullerinin bulunduğu satış noktasına el koydu. YPG güçleri şehrin giriş ve çıkışını kontrol altına aldıktan sonra, Baas rejimine ait birçok kurum denetim altına alındı. Merkez Seqafi adı verilen Kültür Merkezi ve sırasıyla Baas Partisi halı kursu merkezleri, mahkeme binası ve pek çok kurumun tamamı çatışma olmaksızın Rojava halkının kontrolüne geçti. Hala Kobane’de olan Baas rejimine bağlı silahlı güçler can güvenliklerinin sağlanacağı garantisi karşılığında direniş göstermedi. Kobane’deki bu durum Cızire, Efrin ve diğer bölgelerde de benzer biçimde yaşandı. Kısa sürede Rojava’nın önemli bir bölümünde denetim ele geçirildi. Burada bilince çıkarılması gereken bir olgu ise, coğrafi olarak ele alındığında, Batı Kürdistan’ın (Rojava) tümünün değil, belli bir bölümünün Kürtlerin denetimine geçtiği olgusudur. Qamışlo ve Haseke’de rejimin belli sayıda silahlı gücü varlığını korudu. Rojava’da kontrolün ele geçirilmesinde Kürtlerle Baas rejimi güçleri arasında -kimi küçük çapta ve kısa süreli çatışmalar yaşansa da-, genel bir çatışma, savaş yaşanmamıştır.

“Hewler Mutabakatı” temelinde anlaşan örgütler 24 Temmuz 2012 tarihinde “Kürt Yüksek Konseyi”ni (KYK) oluşturdular. Sözkonusu Konsey iç ve diş ilişkilerde Rojava’yı temsil edecek olan kurum idi. Bu arada “Rojava Kürdistanı Halk Meclisi” (MGRK) kuruldu. Barzanici olarak bilinen 16 örgüt de ayrıca “Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi” (ENKS) çatısı altında birleşmişti...

23 Ağustos 2012 tarihli yazımızda Rojava’da kontrolün ele geçirilmesi hakkında şunları tespit etmiştik:

“Bu kontrolü ele geçirmenin Baas rejimi ve ordusuyla anlaşmalı mı gerçekleştiği, yoksa Baas rejiminin içinde bulunduğu koşullarda bir de Kürtlerle çatışmayı göze alamamasının ve buna bağlı olarak Kürtlerin kontrolünü kabul etmek zorunda kalmasının sonucu mu olduğu belirleyici değildir. Kürtler ‘demokratik özerklik’ talebi ve siyaseti temelinde kontrolü ele geçirdikleri şehirlerde diğer millet ve milliyetlerden halkların da eşitliğinin, demokratik haklarının savunulması temelinde yönetimde yer aldığı bir özerkliği hayata geçirmeye çalışmaktadırlar. Burjuva demokrasisi temelinde ele alındığında da bu durum, yani özerklik Kürt milletinin en temel demokratik haklarından biridir. Eksiktir ama fazla değil! Suriye’deki gelişmeler, Kürtlerin Batı Kürdistan’da kendi kendilerini yönetmek için tarihlerinde elde ettikleri en iyi fırsattır.” (YDİ Çağrı, sayı 159, sayfa 8)

Evet, Rojava’da Kürtler Suriye’deki savaş koşullarında kendi kendilerini yönetebilmek için tarihi bir fırsat ele geçirmiş ve bunu da “demokratik Suriye, demokratik özerklik” siyaseti temelinde gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu çabada Kürtlerin kendi aralarındaki çelişkiler –özellikle Barzani yanlısı kimi örgütlerle PYD arasındaki çelişkiler- Kürtlerin sağlam bir birliğini ve ortak davranmasını engellerken, dıştan saldırılar da “demokratik özerkliğin” inşasını zorlaştırmaktadır.

Bu da başta Kürtler olmak üzere Rojava’da “demokratik özerklik” yanlısı olan değişik milliyetlerden halklara zorunlu bir savaşı dayatmıştır. Savaş istemeyen PYD, YPG ve YPJ güçlerinin, gerek Suriye genelinde yaşanan savaş, çatışmalar, özelde de Rojava’da “üçüncü güç” siyasetine destek veren, demokratik bir temelde değişik halkların birlikte kardeşçe yaşamasını isteyen değişik milliyetlerden halklara karşı gerçekleştirilen saldırılar ve katliamlar da işin içine girdiğinde, çatışması, savaşması kaçınılmaz olmuştur.

19 Temuz 2012 tarihinde Kobane’den başlayan ve kısa sürede kontrol altına alınan bölgelerde resmi bir idarenin, yönetim kurumunun oluşturulması ve “demokratik özerklik” için somut adımlar atılması ancak 2013 yılı sonlarına doğru gündeme geldi. 24 Temmuz 2012 tarihinde oluşturulan “Kürt Yüksek Konseyi” kimi Barzanici kesimlerin tavırları sonucu kısa sürede gerçekte işlemez hale geldi. Adı olan ama kendisi olmayan bir kurum oldu...

PYD’nin “özerklik-projesi” önerisi, YPG’nin bu özerkliğin silahlı gücü olarak kabulü Barzanicilerden bazı örgütlerin ortak davranmaya sırt çevirmelerinin bazı gerekçeleri oldu. Buna rağmen 12 Kasım 2013 tarihinde Qamışlo’da, görevi Batı Kürdistan’da özerk bir geçici hükümet oluşturmak olan “Kurucu Meclis” oluşturuldu. Sözkonusu kurulacak hükümetin, Suriye’deki savaş bitene kadar, Batı Kürdistan’da iktidar boşluğunu doldurma görevini yerine getirmesi hedeflenmişti. Bu proje 35 örgüt, kurum tarafından onaylandı. “Kurucu Meclis”te de her halktan ve kesimlerden temsilciler yer aldı.

Bu meclisin çalışmaları sonucunda 6 Ocak 2014 tarihinde adını “Toplumsal Sözleşme” koydukları Anayasa kabul edildi. Rojava Suriye’nin bir parçası olarak ele alındı. Sözkonusu “Toplumsal Sözleşme”ye göre: “Demokratik Özerk Yönetim, merkezi olmayan sisteme dayalı kurulacak gelecekteki Suriye’nin bir parçasıdır.” Ve “Demokratik Özerk Yönetim üç kantondan (Cızir, Kobané, Efrin) oluşur ve Suriye’nin bir parçasıdır.”

Sözkonusu “Toplumsal Sözleşme” kimi ilerici yanları olan burjuva demokratik bir anayasadır. Özerk yönetimin ilan edilmesinde herhangi bir ulusa vurgu yapılmaması, her milletten ve milliyetlerden halkların kardeşçe birlikte yaşaması için ortak çabanın vurgulanması, kadın haklarına önem verilmesi vb. noktalarda alışılmış burjuva demokrasisi yaklaşımlarından olumlu olarak farklılık göstermektedir.

“Toplumsal Sözleşme”nin sonuçlandırılması ile “demokratik özerkliğin” ilan edilmesinin önü açılmıştı. 21 Ocak 2014 tarihinde Cızire Kantonu’nda, 27 Ocak’ta Kobané Kantonu’nda ve 29 Ocak’ta da Efrin Kantonu’nda “demokratik özerk yönetim” ilan edildi. Her üç kantonda da meclisler geçici meclis olarak oluşturuldu ve dört ay içinde seçimler yapılarak daimi meclisler oluşturulmak hedeflendi. Ama savaş durumu sözkonusu seçimlerin yapılmasına bugüne kadar olanak tanımadı. Bu bağlamda oluşturulmuş meclislerde, yönetimlerde yer alanlar, seçimlerle değil, projeyi destekleyen, örgütleyen kesimlerin onayıyla, atamayla görevlendirilenlerdir.

Kantonların işleyişi ise kısaca şöyledir:

Her kantonun bir yönetim mekanizması var ama bu mekanizmaya hükümet denmiyor. Her kantonun bir Kurucu Meclis’i var. Bu Kurucu Meclis’te, bölgede yaşayan tüm halklar temsil ediliyor. Kurucu Meclis’ler, kadın ve gençlik kotasını temel alıyor. Kurucu Meclis kendi içerisinde 23 kişiden oluşan bir Yürütme Konseyi’ni seçiyor. Yürütme Konseyi içerisinde de, tüm halkların temsilcilerine yer veriliyor. Yürütme Komitesi, 23 ayrı komite şeklinde örgütleniyor. Her komitenin bir başkanı ve iki başkan yardımcısı var. Yürütme Konseyi’ne bağlı 23 komite şöyle sıralanıyor: Savunma, içişleri, dışişleri, turizm, eğitim, ziraat, enerji, ekonomi, maliye, kadın, insan hakları, gençlik ve spor, ekoloji, ulaşım, iletişim, kültür, din işleri, sosyal, ticaret, sağlık, şehit aileleri, adalet ve yerel yönetimler komitesi. Komitelerin altında ise alt bürolar yer alıyor. Asayiş içişleri komitesi, YPG, YPJ ve Süryani Özgür Halk Güçleri ise savunma komitesine bağlı olarak görev yapıyor. Hükümet görevi gören yirmi üç yürütme konseyi üyesi her hafta toplanıyor. Her komitenin bir iç tüzüğü var. Kurucu Meclis yasa çıkartıyor. Kantonlarda hükümet başkanlığının yanısıra 22’şer bakan görev yapıyor.

Sonuçta kantonal özerk yönetimin ilan edilmesi ve geçici yönetimin oluşturulması, Rojava’da “demokratik özerklik” için atılan önemli bir adım olmuştur. Ama hedefe varmak için alınacak yol daha çok uzun bir yoldur. Bu kazanımların korunabilmesi ve geliştirilmesi ise birçok etkene bağlıdır.

KOBANE’YE SALDIRI VE SONRASI GELİŞMELER

Kürtlerin Rojava’nın değişik bölgelerinde kontrolü ele geçirmelerinden sonra, bölgeye yerleşmeye çalışan ÖSO güçleriyle –bunlar esasta islamcı faşist güçlerdi- çatışmalar da gündeme geldi. 2012 yılı sonlarından 2014 yılı başlarına kadar yaşanan çatışmalar, kamuoyuna genelde Suriye’de yaşanan çatışmalar içinde, “düşük düzeyde çatışmalar” biçiminde yansıdı. IŞİD 8 Mart 2014 tarihinde Kobané’ye saldırdı, Nisan ayı ortalarında çatışmalar azaldı, ama son bulmadı.

IŞİD, Haziran ayı başında Irak’ta Musul’u ele geçirmesi ve giderek güçlenmesine bağlı olarak 2 Temmuz’da yeniden Kobané’ye saldırıları yoğunlaştırdı. Bu saldırılara bağlı olarak Kobané Hükümeti Kobané’nin savunulması için seferberlik ilan etti, öncelikle Kürdistanlı güçlere, ama sadece onlara değil, direnişe destek vermeleri çağrısında bulundu. Temmuz ayı boyunca yürüyen çatışmalarda YPG/ YPJ güçleri, adını “İslam Devleti” (İD) olarak değiştiren IŞİD güçlerine önemli darbeler vurdu. Bu döneme kadar Rojava’da, özellikle de Kobané’deki bu çatışmalar uluslararası alanda esasta sadece izleniyordu...

İD’nin Musul’u ele geçirmesinden sonra özellikle de Şengal’de gerçekleştirdiği katliam, binlerce insanın katledilmesi ve esir alınması, yüzbinlerce Ezidi’nin sürgün yollarına düşmesi ve bu ortamda HPG ile YPG / YPJ güçlerinin duruma müdahalesi ile yeni bir durum ortaya çıktı. Uluslararası alanda “esas düşman” ilan edilen İD’ye karşı mücadelede Kürdistan’ın üç parçasının silahlı güçleri pratikte ortak bir savaş verme durumundaydı. Önceden beklenmeyen, düşünülemeyen bir durum yaşanmış ve müttefiklik gündeme gelmişti. 3 Ağustos 2014 tarihinden 15 Eylül’e kadar gündeme damgasını vuran gelişme, esasında Şengal ile bağlantılı ve İD’ye karşı uluslararası bir koalisyonun oluşturulması çalışmalarıydı.

PYD ve YPG/ YPJ güçleri somutunda gizlenmeyen ittifakı gündeme getiren gelişme ise İD’nin 15 Eylül’den itibaren Kobané’ye yönelik başlattığı ve önceki saldırılardan çok daha güçlü olan saldırı ve aylarca süren Kobané’yi savunma savaşı oldu. İD’nin YPG/YPJ, Burkan El Fırat güçleri ve uluslararası koalisyonun + Peşmergeler tarafından geriletilmesi, Kobané’nin kurtarılması, uluslararası alanda İD’ye karşı mücadelede Kürtlerin muhatap olarak kabul edilmesini sağlamıştır.

Siyasi gelişme açısından bilince çıkarılması gereken noktalardan biri, ABD emperyalizminin öncülüğündeki Anti-İD-Koalisyonu ile PYD ve YPG/ YPJ arasında oluşan ittifaktır. Kobané’nin savunulması ve YPG/ YPJ’nin yardıma eli mahkum olduğu bir durumda böylesi bir ittifak olabilir, mümkündür. Fakat bu ittifak sadece Kobané’nin savunulmasıyla sınırlı kalmamış, giderek Anti-İD- Koalisyonu’nun İD’ye karşı mücadelede dayandığı “kara gücü”nden biri, hatta esas gücü olmaya yönelmiştir. Rojava’nın tümünün Kürtlerin kontrolüne geçmediği ve İD’ye karşı mücadelede demokratik ve haklı olan yönün tükenmediği yerde bu ittifaktan Kürtlerin yararlanması durumu sözkonusudur. Fakat PYD ve YPG/ YPJ temsilcilerinin sözkonusu koalisyon hakkında yaptıkları değerlendirmeler ve emperyalist güçlere “demokrasiyi savunan ve destekleyen güçler” olma vasfını bahşetmeleri, gelişmelerin iyiye doğru olmadığının işaretlerini veriyor.

ABD emperyalizminin PYD’yi açıkça müttefik ilan etmesi ve PYD’yi PKK’den ayrı ele alması, İD’ye karşı savaşta ortak savaş yürütmesi vb., bunların –en azından şimdilik PYD ile yapılan görüşmelerde- Rojava’da özerk bir Kürt bölgesinin varlığını kabul ettiğini; buna karşılık da uzun vadede Kürtleri Esad rejimine karşı savaşta “kara gücü” olarak savaştırma planına sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Uluslararası diplomatik ilişkilerde PYD şimdilik kendisini şu ya da bu emperyalist kampa bağlamadan kendi taleplerinin kabul edilmesi için uğraşmaktadır.

Bu, somut olarak eğer Esad rejimi Kürtlerin özerklik talebini kabul ederse, Kürtlerin Esad rejimiyle ve onu destekleyen Rusya ve diğerleriyle birlikte davranmaya hazır olduğunu; bu durumda YPG/YPJ güçleri, Anti-İD-Koalisyonu’nun Esad rejimine karşı oluşturmak istediği “kara gücü” olunmaz. Esad rejiminin Kürtlerin taleplerini kabul etmediği ve başta ABD emperyalizmi olmak üzere Anti-İD-Koalisyonu’nun Kürtlerin taleplerini kabul ettiği ve Esad rejiminin yıkılmasından sonraki yönetimi bu talepleri yerine getirmeye zorlayacağını garantilediği bir durumda, Esad rejimine karşı mücadelede bunların “kara gücü” olma ihtimali vardır. Her iki durumda da PYD, şu ya da bu emperyalist güçle ittifak yapma konumunda olacaktır.

Bu konuda PYD’nin emperyalistlerle ilişkide nereye kadar yol alacağı, Rojava’da elde edilen kazanımların korunması veya ilerletilmesi için önemli bir rol oynayacaktır. Kazanımların kaybedilmesi ihtimali için tehlike çanları çalmakta, çanların sesi giderek yükselmektedir! Suriye’nin iç sömürgesi olmaktan kurtulmak için atılan önemli adımların, emperyalistlerin yeni sömürgesi olunarak kaybedilmesi ihtimalinin tehlike çanlarıdır bunlar! Tel Abyad’ın da ele geçirilmesi ve Cıziré ve Kobané kantonlarının birleşmesinden sonraki süreçte yaşanan gelişmeler de, bu tehlike çanlarını ortadan kaldırmamış, bilakis güçlendirmiştir.

SONUÇ

Suriye’de faşist Baas rejimine karşı gelişen haklı protestoların içsavaşa dönüştüğü; rejimin silahlı güçlerinin büyük bölümünün Rojava’dan geri çekildiği; Kürtlerin, öncelikle de PYD önderliğinde örgütlenmiş olduğu bir ortamda, elde ettikleri tarihi fırsatı iyi değerlendirerek, kendi kendilerini yönetmek için önemli kazanımlar elde ettiği bir durum sözkonusudur.

Elde edilen kazanımlar genelde burjuva demokrasisi açısından, demokratik hakların elde edilmesi açısından ileriye doğru atılan adımlardır ve bu adımlar ulusal sorunda da demokratik hakların elde edilmesi açısından desteklenmesi gereken kazanımlardır ve biz de bu demokratik kazanımları destekledik, destekliyoruz.

Rojava’da başta Kürtler olmak üzere, halkların kendi özyönetimlerini kurmaları ve kendi kaderlerini belirlemeleri onların en doğal, en demokratik hakkıdır. Rojava’da değişik millet ve milliyetler nasıl yaşayacağına kendileri karar vermiştir. Rojava halklarının öz gücünü, öz iradesini, öz yönetimini ve öz savunmasını ele alması ve demokratik özerkliğin ilan edilmesi doğrudur. Bu anlamda Rojava’ya ve demokratik kazanımlara yönelen her saldırıya karşı çıkmak ve Rojava halklarını desteklemek insan hakları savunucularının, demokratların, devrimcilerin, en başta da komünistlerin görevidir.

Rojava’daki demokratik kazanımlara sahip çıkılıp destek verilirken, emekçi kitlelere olguları olduğu gibi anlatmak da demokratların, devrimcilerin, komünistlerin görevlerinden biridir. Kuzey Kürdistan – Türkiye’de “sol” harekette, başta da devrimci ve kendisine komünist diyenlerin büyük bölümünün tavrı somutunda, ne yazık ki bu göreve uygun bir tavır yoktur.

Takınılan tavırlara, yapılan değerlendirmelere damgasını vuran yaklaşım, objektif gerçekliği olduğu gibi alıp değerlendirmek ve bundan sonuçlar çıkarma yaklaşımı değil, bilakis arzu edilenin gerçekmiş gibi gösterildiği; olguların tersyüz edilerek abartıldığı bir durum sözkonusudur. Bu yaklaşım temelinde de Rojava’ya verilen destek –desteğin kendisinin doğru ve değerli olmasına rağmen-, doğru bir yaklaşım temelinde verilen bir destek değildir. Başta Kürt halkına olmak üzere Rojava’daki halklara yanlış siyaset temelinde verilen bir destek, uzun vadede onların kurtuluş mücadelesine, özellikle de yanlış bilinç yayma temelinde, zarar vermektedir.

“Rojava modeli” denen şeyin kendisi, sistem içinde kalan, ufku da sistemle sınırlı olan demokratik bir kazanımdır. Kapitalist sistemi yıkma diye bir hedef ve de durum sözkonusu değildir. Gündeme gelen kooperatif tipi çalışmalar ise, Rojava’da hemen hemen hiçbir fabrikanın olmadığı, bu bağlamda sanayinin çok zayıf olduğu, ekonomik olarak gelişmediği ve tarımda da kapitalist gelişmenin geri düzeyde olduğu; savaş ortamında da ambargoya maruz kalındığı bir durumda, başvurulmak zorunda kalınan ve içinde bulunulan koşullarda da yapılması doğru olan bir örgütlenme biçimidir. Ama bu, sistemi, kapitalist sistem olmaktan çıkarmamıştır. Tersine, bu durum kapitalizmin daha geri bir düzeyde olduğunu göstermiştir.

Durum bu iken, “Rojava modelinin” dünya halklarına örnek model olarak sunulması, Rojava’da “Halk demokrasisi”nin kurulduğunun söylenmesi ve bu yönde tespitlerin yapılması, gerçekleri altüst eden tespitlerdir, yanlıştır. Eğer özgürlükten, bağımsızlıktan yana, sömürüye karşı dünya halklarına bir “model” önerilmesi gerekiyorsa, o zaman önerilmesi gereken model sosyalizmdir, komünizmdir. Rojava’da olan, ulusal bir hareketin iktidar boşluğundan yararlanarak kendi yönetimini kurma çabasıdır. Rojava’da yaşanan, demokratik kazanımların elde edilmesi ve sadece bu açıdan işçi sınıfının ve emekçilerin çıkarlarına olan, ama proleter sınıf mücadelesi temelinde ve kapitalizmin temellerine yönelen bir gelişme değildir. Ulusal baskı ve sömürüden kurtuluş için gerçek alternatif sosyalizmdir, komünizmdir. Büyük insanlığın örnek alması gereken model budur! İşçi ve emekçiler için görev bunun için mücadele etmektir.

18.08.2015

Dünyadan

İşçi Dünyası