• İLETİŞİM
  • Anasayfa
  • Dünya
    • Dünya

  • Yayınlar
    • Yayınlarımız

  • İŞÇİ DÜNYASI
    • İşçi dünyası

  • KÜRDİSTAN
    • Kürdistan

  • Güncel
    • Güncel

  • GENÇLİK
    • Gençlik

  • Kadın
    • Kadın

  • KÜLTÜR-SANAT
    • Kültür Sanat

  • Çevre

Pzt10232017

Last updatePzt, 23 Eki 2017 3pm

Back Buradasınız: ANASAYFA İŞÇİ DÜNYASI YILDIRIM HÜKÜMETİNİN İMALAT SANAYİSİ PROGRAMI

İşçi Dünyası

YILDIRIM HÜKÜMETİNİN İMALAT SANAYİSİ PROGRAMI

YILDIRIM HÜKÜMETİNİN İMALAT SANAYİSİ PROGRAMI 

AKP/YILDIRIM HÜKÜMETİNİN İMALAT SANAYİSİ PROGRAMI HAKKINDA

Yıldırım hükümetinin hazırladığı program önüne şöyle bir hedef koymuştur: “…eğitimde, adalet sisteminde ve ekonomide yapacağımız köklü değişiklikler, ülkemizi ‘yüksek gelir grubu’ ve ‘en yüksek insani gelişmişlik seviyesi’ndeki ülke standartlarına ulaştıracaktır.” (T.C. Başbakanlık 65. Hükümet Programı, Sf. 9) Bu tabii pek kolay bir iş değil. Salt program ve planlarla gerçekleştirilebilecek bir iş de değil.

Önce, programı dikte eden yakın geçmişteki gelişmelere bakalım.

Yıldırım hükümetinin programı, yine AKP tarafından hazırlanmış bulunan “2014-2018 Onuncu Kalkınma Planı”na uygun olarak hazırlanmış bir programdır. 2014’ten sonraki AKP hükümetleri de programlarını 10. Kalkınma Planı ışığında hazırlamışlardı. Yıldırım hükümeti yakın geçmişten dersler çıkararak, dünya konjonktürüne bağlı etkilenmeleri de hesaba katar şekilde ekonominin durumunu göz önünde bulundurarak ve tabii burjuvaziden gelen taleplere kulak vererek hazırlamıştır son programı.

10. Kalkınma Planı ile Yıldırım hükümeti programı aynı anlayışla hazırlanmışlardır ve doğal olarak ikisi temel konularda örtüşmektedir.

10. Planda yer alan 25 programdan 6’sı, kritik bazı sektörlerin dönüşümünü, bazıları ise geliştirilmesini amaçlamaktadır. Bu programlardan dördü doğrudan sanayide dönüşümle ilgilidir. Bunlar ana başlıklar altında, 1- Üretimde verimliliğin artırılması programı, 2- İthalata olan bağımlılığın azaltılması programı, 3- Kamu alımları yoluyla teknoloji geliştirme ve yerli üretim programı, 4- Öncelikli teknoloji alanlarında ticarileştirme programı şeklinde belirtilebilir.

Diğer alanlardaki programlar da bir biçimde, sanayide dönüşüm programını destekler niteliktedir. Bunları şu başlıklarla verebiliriz: Yurtiçi tasarrufların artırılması ve israfın önlenmesi programı, İstanbul uluslararası finans merkezi programı, yerli kaynaklara dayalı enerji üretim programı, sağlık endüstrilerinde yapısal dönüşüm programı, kamu harcamalarının rasyonelleştirilmesi programı, kamu gelirlerinin kalitesinin arttırılması programı, temel ve mesleki becerileri geliştirme programı, nitelikli insan gücü için çekim merkezi programı, kalkınma için uluslararası işbirliği altyapısının geliştirilmesi programı. (Bkz.: “10. Kalkınma Planı” 6 Temmuz 2013 Resmî Gazete ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı, Ağustos 2013, “10. Kalkınma Planı Hakkında Bir Değerlendirme” www.tepav.org.tr)

Programın Arka Planındaki Gelişmeler:

Ekonominin Durumu ve Bu Durumun Dayattıkları:

Bilindiği üzere Türkiye’nin kişi başı GSMH’sı 2008 yılına dek 10.000 ABD doları düzeylerine kadar yükselmiştir. Hesaplama yöntemlerinin değiştirilmesi ile desteklenen, dolayısıyla salt ülke ekonomisinin gelişmesine bağlı olmayan bu yükseliş, doruk noktasına ulaşmış gibi gözükmektedir. Konuyla ilgili tüm çevreler, bu üretim yapısıyla çok fazla ileri gidilemeyeceği ve “10.000 dolar tuzağı”na saplanıp kalmamak için üretim yapısında ciddi değişikliklere gidilmesi gerektiği konusunda fikir birliğinde gibi bir görünüm sunmaktalar.

Gerçekten kişi başı GSMH birkaç yıl 10.000 dolar civarında gezinmiş, son bir iki sene içinde de bu düzeyin altına inmiş ve 2015 verilerine göre 9.286 dolara dek gerilemiştir. Orta Vadeli Programa (OVP) göre 2018’de ancak 10.659 olması (kalkınma.gov.tr) öngörülüyor.

Üretimin yapısı ile ilgili birçok çarpıcı veri olmakla birlikte, bunlardan biri, yapılan ihracatın kilo değerinin ne olduğudur. Türkiye’nin ihracatında 1,4 –1,5 dolar civarında olan bu değer, gelişmiş ekonomilerde bunun üç katı civarındadır.

Aradaki fark, ihracat (ve onun arkasındaki üretim) kalemleri içindeki sanayi ürünlerinin oranından ve bu sanayi ürünlerinin teknolojik yapısından kaynaklanıyor.

Türkiye bilindiği üzere dünya pazarlarında rekabeti ve belli bir pazar payı edinme uğraşını, diğerleri yanında, pazara görece ucuz ürün sunma politikası ile yürüttü ve bunda da önemli başarılar elde etti, ihracatını –son 30 yıllık geçmişe bakıldığında– kat be kat artırdı. Bu, dünya pazarlarında belli bir pay kaptığının bir göstergesi. İhracatta (ve üretimde de) ama hala, emek-yoğun olarak nitelenen tekstil/hazır giyim sektörü önemli bir yer tutuyor.

Hem kapitalist dünyadaki konjonktüre hem de son 10-15 yılda bu sektörde giderek güçlenen diğer ülkelerin rekabetine bağlı olarak ihracatta bir duraklama/gerileme olgusu söz konusudur. Bu durum ekonominin büyümesi üzerinde olumsuz bir etki yaratmaktadır.

Sanayi üretimindeki girdi kalemlerindeki durum başka bir sorun oluşturmaktadır. Ara malı üretimindeki fiyat/kalite faktöründeki durum, yerli üretim/ithal ürün dengesi açısından yerli üretim aleyhine bozulmuş durumdadır ve daha fazla ithal ara ürün kullanımına neden olan bu durum dış ticaret açığını körüklemektedir.

2016 yılı ilk yarısında imalat sanayisinin durumu ile ilgili olarak İstanbul Sanayi Odası (İSO) yayın organlarında çeşitli tespitler yer alıyor. Yazılardan birinde İstanbul Sanayi Odası Türkiye ve İstanbul İmalat PMI (Satın Alma Yöneticileri Endeksi–bu endeks, İSO’ya göre “ekonomik büyümenin öncü göstergesi olan imalat sanayi performansında en hızlı ve güvenilir referans kabul edilmektedir.) göstergesine bağlı yorumlar yapılmaktadır (İSO Dergi, Temmuz 2016 “Türkiye İmalat Sektöründe Bozulma Devam Etti” Sf. 28-29). Buna göre, “üst üste üçüncü ay olacak şekilde mayısta da kritik eşik değer 50,0’nin altında kalarak imalat sektörünün faaliyet koşullarındaki kötüleşmenin 2016 yılı ikinci çeyreğinin ortasında da devam ettiğini gösterdi. Nisan’da son yedi ayın en düşük düzeyi olan 48,9 olarak ölçülen PMI endeksi, mayıs ayına 49,4’e yükselerek daralmanın ılımlı düzeyde gerçekleştiğine işaret etti.” (PMI Ağustos’ta 47, Eylül’de ise 48,3 olarak gerçekleşti. Yani bir toparlanma gözükmüyor.)

Üretim ve yeni siparişlerde düşme söz konusudur. Ama burada işin ihracat tarafı daha sorunlu görünmektedir. Zayıf Türk Lirası nedeniyle girdi fiyatları yükselmeye devam etmiştir, ama zayıf lira ihracatı canlandırmaya yetmemiştir ve yakın geleceğe yönelik görünüm de olumsuzdur.

Sanayi burjuvazisi durumdan doğrudan etkilendiği için gelişmeleri dikkatle ve yakından izliyor. Yıllardan beri gelecekle ilgili öngörülerde bulunuyor ve soruna karşı kendi girişimleri yanında hükümetten önlemler alınması taleplerinde bulunuyor.

Burjuvazinin görece hızlı büyümeyi sağlayabilmek/sürdürebilmek için saptadığı çıkış yollarından biri ihracatta yeni bir çıkış yakalamaktır. Bu hedefe yönelik şöyle bir yol izleniyor:

–Kapitalist dünya konjonktüründeki dalgalanmaların olumsuz etkisini azaltmak amacıyla dış pazarları artırmak ve çeşitlendirmek; yeni pazarlar bulmak.

–Dünya pazarlarına sunulan ürünlerde emek-yoğun ürünlerden, katma değeri yüksek teknoloji-yoğun ürünlere geçiş; ihracat kalemleri içinde teknoloji-yoğun ürünlerin oranını artırmak.

Sanayi Burjuvazisinin, Sanayinin Sorunları İle İlgili Tespitleri ve Duruma Bağlı Talepleri:

Yukarıda özetlediğimiz sorunları sanayi burjuvazisi yıllardan beri dillendiriyor ve tabii çözüm önerilerini sunup, taleplerde bulunuyor.

Türkiye sanayisinin karşı karşıya bulunduğu sorunlardan biri de finansmanla ilgilidir.

İstanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın 2015 yılı en büyük 500 sanayi kuruluşu anketi sonuçları ile ilgili değerlendirmelerine bakalım. (İSO Dergi, Temmuz 2016, Sf. 3, Başyazı “500 Büyük ve Sanayimizin Finansman Sorunu”)

Buna göre 2015 yılında sanayicinin finansman giderlerindeki anormal yükseliş söz konusudur: “…sanayici elde ettiği 44 milyar kârın 28 milyar lirasını, bir başka ifadeyle yüzde 63,4’ünü finansman gideri olarak kaybediyor.”

Tespitlere göre şirketlerin kâr ve borçluluk oranları dünya ortalamasındadır, ama finansman giderlerinin faaliyet kârına oranında sorun bulunmaktadır; borçlanmanın maliyeti yüksektir.

İkinci olarak, borçlanmanın vade yapısında dünya ortalamasına göre olumsuz bir durum göze çarpmaktadır. “Kısa vadeli mali borçların toplam mali borçlara oranı dünya genelinde yüzde 25 olmasına karşılık İSO 500’de yüzde 39”dur.

Kredilerin nasıl kullanıldığı ile ilgili olarak da dünyadan negatif ayrışma söz konusudur. “Dünya ortalaması yüzde 66 olan duran varlıkların aktiflere oranı, İSO 500’de yüzde 46…” Yani “dünyada özel sektörün kullandığı krediler daha çok yatırımlara, duran varlıklara gidiyor…kredinin makine parkına, teknolojiye, uzun vadeli işlere dönüştüğünü gösteriyor. Biz de ise alacak ve stok ağırlıklı işletme sermayesine gidiyor.”

Bu tespitlerin ardından E. Bahçıvan baklayı ağzından çıkarıyor: “Sonuç olarak, sanayinin finansman sorununa sağlıklı ve kalıcı bir çözüm getirecek yapısal reformların bir an önce hayata geçirilmesine ihtiyaç duyuluyor.”

AKP Hükümetinin Sanayi Burjuvazisinin Taleplerine Yanıtı:

İSO Yönetim Kurulu Başkanının finansman ile ilgili talebinden, RTE’nin yıllardan beri dillendirdiği “faizleri düşürün!” ısrarlarının ardında yatan esas nedenin ne olduğu anlaşılıyor: Bu ısrarlı talebi Türkiye kapitalizminin dinamikleri dayatmaktadır. Asıl neden kapitalizmin gelişmesini hızlandırmak için görece ucuz kredi kaynaklarına gereksinim duyulmasıdır. Dinsel gerekçelerle faiz karşıtı gibi tavır takınmak, var olan ekonomik koşullarda sahtekârlıktır ve kapitalizm koşullarında dinsel gerekçelerle “faiz karşıtı” vb. olmak, sadece, beyinleri dinsel gerici önyargılarla doldurulmuş geniş yığınların dinsel duygularını istismar etmeye hizmet eder.

Sanayi burjuvazisinin talepleri, 10. Kalkınma Planı’na uygun hazırlanan Yıldırım hükümeti programında yanıt bulmuştur.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan bunu "Üretim Ekonomisi Adına Cesaret ve Moral Verici Bir Paket” başlıklı basın duyurusuyla açıklamış bulunmaktadır (04.07.2016 İstanbul Sanayi Odası Basın Bülteni): "Son dönemlerde dile getirmiş olduğumuz ihracata, üretime ve yatırıma yönelik, çözüm önerilerimizin; yeni ekonomi paketine, tatmin edici bir şekilde alınarak değerlendirildiğini görüyoruz. Bunları, Sayın Başbakanımızdan duymuş olmaktan ayrıca çok mutluyuz. Özellikle uzun süredir üzerinde durduğumuz ‘Yeni Kalkınma Bankacılığı Modeli’ ve Eximbank ile ilgili taleplerimizin karşılık bulmasını, yeni Hükümetimizin üretim ekonomisi söylemlerinde ne kadar samimi ve gerçekçi olduğunu göstermesi açısından çok değerli buluyoruz.

Sonuçta açıklanan bu paketi, diğer önlemler ve teşviklerle birlikte değerlendirdiğimizde; karşılıklı diyalog ve iş birliği anlayışı çerçevesinde yeni hükümetimizin Türkiye'nin üretim ekonomisine yönelik fırsatları ve potansiyeli harekete geçirmek adına atmış olduğu cesaret ve moral verici bir adım olarak görüyoruz.

Yine inanıyor ve umuyoruz ki, üretim ekonomisi temsilcileri de bu hedefe yönelik atacakları adımlarla bu olumlu süreci takip edecek ve ellerinden gelen katkıyı sunacaklardır."

Son söylenen önemlidir. Talepleri karşılar gibi duran plan-program gereklidir ama önemli olan bunu uygulayacak iradenin de bulunmasıdır. Buna ek olarak uygulama için iç ve dış koşulların da uygun olması gerekir.

Plan ve Programa Dönersek

65. Hükümet Programı’nda “…6 temel alanda çalışmalarımızı yoğunlaştıracağız” deniyor. Bu alanlardan biri “Reel ekonomide köklü değişim” programıdır. Nedir bu köklü değişim? Program anlatıyor: “Üreterek büyüyen, istihdam oluşturan, ihracatı artıran bir ülke olma yolunda reel sektörü daha güçlü, daha rekabetçi yapacağız. Bu çerçevede, atacağımız adımlarla, üretim yapımızda ve ihracatımızda ileri teknolojiye dayalı yüksek katma değerli ürünlerin payını artıracağız.” (Sf. 11)

 “Bilgi toplumu hedefini gerçekleştirmek amacıyla bilgi-iletişim teknolojileri başta olmak üzere, ülkemizde dördüncü sanayi devrimine geçiş için gerekli çalışmalara hız verilecektir.”

“Bu dönemde yatırımlara ve projelere odaklanarak, özel sektör yatırımlarını daha fazla destekleyeceğiz. Bilim ve teknoloji alanına verdiğimiz önemle, başta uzay ve savunma sanayii olmak üzere yerli ve milli sanayimizi güçlendireceğiz.

Bir taraftan üretken yatırımlara alternatif finansman imkânları sağlarken, diğer taraftan finansmana uygun şartlarda erişim kolaylığı getireceğiz.” (Sf. 12)

İşin özü bu. Burada yazılanlar program içinde biraz değiştirilerek birkaç kez yinelenmiş durumda.

Sonra somut sayılar ve verilerle imalat sanayisinde bunun nasıl gerçekleştirileceği anlatılıyor: “Önümüzdeki dönemde yüksek teknolojiye dayalı yurtiçi üretimi artırma ve ithalata bağımlılığı azaltma perspektifiyle, imalat sanayiinin GSYH içindeki payının artırılması ve yapısal dönüşümün sağlanması temel önceliğimiz olacaktır. Hükûmetimiz, bu yapısal dönüşümün sağlanması için verimlilik artışının ve ‘Endüstri 4.0’ yaklaşımıyla uyumlu sanayileşmenin hızlandırılması gerektiğinin farkındadır. Özel sektör öncülüğünde, AR-GE faaliyetlerinin artırılarak ticarileştirilmesine ve üretime dönüştürülmesine daha fazla ağırlık vererek, ihracata dayalı ve rekabetçi bir üretim yapısıyla bunu gerçekleştirmekte kararlıyız.”

“Yurt içi tasarruflarımızın artırılması ve daha üretken alanlara yönlendirilmesi, özel sektör yatırımlarının artırılması yoluyla imalat sanayinin GSYH içindeki payının yükseltilmesi,…” (Sf. 59)

“…ihracatın kalitesini artırmayı, orta ve yüksek teknolojili ürünlerin ihracat içerisindeki payını yaklaşık yüzde 40’a ulaştırmayı hedeflemekteyiz.” “…yurtiçi üretimde yerli ara malı kullanımının ve katma değerin artırılmasını sağlayacağız.” (Sf. 62)

Programda temel öncelik, imalat sanayisinin GSYH içindeki payının artırılmasına verilmektedir. Payın artırılmasının ise “özel sektör yatırımlarının artırılması yoluyla” olacağı açıklanmaktadır. Kapitalist bir ülkede söz konusu alanda yatırımlar devlet eliyle yapılsa da özünde özel sektöre hizmet eder. Ama programda özel sektör yatırımlarının artırılmasına özel vurgu yapılmaktadır.

Öte yandan imalat sanayisine bu denli önem verilmesi de kendini bir zorunluluk olarak dayatmaktadır. “İmalat sanayiinin GSYH içindeki payında…Dokuzuncu Plan döneminde bir gerileme yaşandı ve bu oran 1,6 puanlık bir düşüşle 2012’de yüzde 15,6 oldu (tepav.gov.tr; 10. Kalkınma Planı Hakkında)…2018 için ise…yüzde 16,5’e yükselmesi hedefleniyor.”

İmalat sanayisinin önemi tartışılmaz. Örneğin Türkiye’nin ihracatında sanayi ürünleri %90’lar düzeyinde bir paya sahiptir ve imalat sanayi tüm sanayi üretiminde %85-90 dolayında pay almaktadır. Kısaca ülke ekonomisinin büyümesinde imalat sanayisi motor gibidir. Üstelik Türkiye sanayi ürünleri ihracatındaki ithal ürün oranının giderek büyümesi imalat sanayi sektöründe ciddi bir atılım yapılmasını gerekli kılmaktadır.

Hedef, ülkeyi “…‘yüksek gelir grubu’ ve ‘en yüksek insani gelişmişlik seviyesi’ndeki ülke standartlarına ulaştır”mak ise, birkaç açıdan kıyaslama yapmak yerinde olur. Örneğin G-7 ülkelerine bakalım.

G-7 ülkeleri imalat sanayisinin GSYH içindeki payı yüzde olarak (2012) sırasıyla şöyle: ABD 13; Japonya 19; Almanya 21; Fransa 11; İngiltere 11; İtalya 17; Kanada 12. Bazı gelişmiş ülkelerde de imalat sanayisinin GSYH içindeki payı düşük gözüküyor. Ancak bu ülkeler yüksek GSYH miktarlarına sahipler ve %11’lik payın mutlak olarak miktarı, Türkiye’nin imalat sanayi üretiminin çok üstündedir. (Sayılar, tepav.org.tr’den)

İmalat sanayi yatırımlarına hız vermek zorunluluğu hisseden son hükümet, şimdilerde, “makineni al gel, arsa-bina bizden” gibi ciddi destekler vaat ediyor.

Program, “yapısal dönüşümün sağlanması için verimlilik artışının ve ‘Endüstri 4.0’ yaklaşımıyla uyumlu sanayileşmenin hızlandırılması gerektiği” görüşündedir. “Sanayi 4.0” de denilen bu kavram nedir?

Sanayi burjuvazisinin yayın organlarında bununla ilgili araştırma, bilgi vb. mevcut. İşin ilginç bir yanı bu konudaki araştırma ve araştırmaya bağlı alınan pozisyonların hükümet programının hemen öncesine (Mart 2016 tarihli TÜSİAD’ın araştırması) rastlaması; burada belli bir etkilenmenin izleri görülebilir.

Siemens Türkiye Dijital Fabrika Direktörü Ersoy’a göre, Endüstri 4.0’ı kısaca, sadece bir üretim hattının, bir faaliyetin değil, bir şirketin bütün çalışma ve süreçlerinin dijitalleşmesi olarak tanımla”nabilir. “Birbirine bağlı süreçlerin iletişim halinde olduğu, internet üzerinden iletişim kuran nesnelerin veri toplayıp üretim sürecini tamamen değiştirdiği, makinelerin insanlarla etkileşimini öne çıkaran bir dönem. Endüstri 4.0, kendi kendini düzenleyebilen otonom üretim sistemleri ve Nesnelerin İnternetine dayalı kapsamlı ağ iletişimi ile desteklenen çözümler vaat ediyor. Diğer bir deyişle bizi, çok daha verimli çalışan, çok daha nitelikli insan kaynağına ihtiyaç duyan, üretimi artırırken üretim süreçlerini de kolaylaştıran bir endüstri dünyası bekliyor.” Türkiye sanayiinde sanayi henüz 2.0 ile 3.0 arasındadır. Buna göre Türkiye, 20. yüzyılın ilk yarısında makineleşmiş seri üretimde elektrik enerjisinin yaygın kullanımı sayesinde (üretimin serileşmesi) oluşan 2. sanayi devrimi ile 1970 sonrası üretimde robot kullanılmaya başlanması (üretimin otomasyonu ve sayısallaşması) ile gerçekleştirilen 3. sanayi devrimi arasında yer almaktadır. Endüstri 4.0 terimi ilk olarak 2011 Hannover Fuarı’nda dile getirilmiştir. “Almanya 2013’te başlayan 4.0 yolculuğunu 20 yılda yani tüm endüstrisindeki dönüşümü 20 yılda tamamlamayı planlıyor.” Türkiye’nin ise Sanayi 4.0’e geçiş için 30 yıla gereksinimi vardır. “Ancak ülkemizde, savunma, otomobil, beyaz eşya gibi gelişmiş endüstriler 3.0’ı çoktan geride bırakıp hızla 4.0’a doğru yol almaktadır.”

“Endüstri 4.0 konsepti, ürünlerin pazara çıkış sürelerini kayda değer oranlarda düşürüyor. Endüstri 4.0 ile birlikte, hesaplamalara göre, yeni ürünleri pazara sunma süresi yüzde 25 ile yüzde 50 arasında azalabilecek, mühendislik giderleri yüzde 30’a kadar düşebilecek ve yüzde 70’e kadar enerji tasarrufu sağlanabilecek.”

Sanayi 4.0’e geçebilmek için şirketlerin cirolarının %3’ünü bu işe ayırmaları gerekiyor. (Global Sanayici Dergisi, 15 Temmuz 2016)

TÜSİAD da araştırmasında aynı husus üzerinde durduğu yerde sanayi 4.0’ün yaşamsal önemde olduğunu vurguluyor. Şöyle deniyor: “Türkiye bir yol ayrımında: Küresel rekabet gücünü kaybetmek veya gelişmiş ülkeler arasına katılmak için dev bir adım atmak (zorunda olan) Türkiye, lojistik avantajı sağlayan coğrafi konumu sayesinde ve esnek, düşük maliyetli üretim yapabilmesini sağlayan görece düşük maliyetli işgücünü kullanarak, küresel değer zincirinde oldukça rekabetçi şekilde konumlanmıştır.”

TÜSİAD, sanayi 4.0’e geçişin kendini bir zorunluluk olarak dayattığını vurguluyor: “Üretim ücretleri, verimlilik, enerji maliyetleri ve döviz kurlarını dikkate alarak oluşturulan BCG Global Üretim Maliyeti Endeksi’nde, Türkiye 98 ortalama birim maliyet ile üretim yaparken, ABD 100, Almanya ise 121 ortalama birim maliyetle üretim gerçekleştirmektedir.

Diğer bir deyişle, Türkiye’deki ortalama doğrudan üretim maliyetleri Almanya’nın %23, ABD’nin ise %2 altındadır. Bu analiz, Türkiye’nin küresel değer zincirinden pay almak ve ihracat platformunu güçlendirmek için sahip olduğu rekabet avantajının altını çizmektedir.

Eğer, Almanya’da sanayi 4.0 girişimlerinin başarıyla uygulanmasıyla işleme maliyetleri beklendiği gibi %20 azalır ve Türkiye mevcut rekabet değişkenlerinde iyileştirme yapmazsa, Almanya’ya kıyasla şu anda sahip olduğu rekabet avantajının neredeyse tamamını kaybedecek”tir. Buradan anlaşılan, bir dizi sektörde Almanya ile rekabet etme durumunda kalan Türkiye sanayisinin, avantajlarını kaybetmemek için sanayi 4.0’e geçiş çalışmalarını hızlandırmak zorunluluğunda olmasıdır.

Araştırmada, sektörler arasında farklar bulunmakla birlikte, Türkiye sanayisinde “potansiyel verimlilik artışı” %8 ile %16 olarak hesaplanmakta, “toplam maliyette verimlilik artışı”nın ise %3 ile %9 arasında gerçekleşebileceği ortaya konmaktadır.

(TÜSİAD ile BCG-Boston Consulting Group ortak araştırması: “Türkiye’nin Sanayi 4.0 Dönüşümü”, Mart 2016)

Yukarıdakilerden hükümetin Sanayi 4.0 dönüşümünü programa almasının nedenleri daha iyi anlaşılıyor. Bu dönüşüm gerçekleştirilemezse hedeflerin tutturulması imkânsızdır. Hükümet(ler) bu dönüşüm için gerekenleri yapmak durumundadır, sanayi burjuvazisinin talebi, beklentisi budur. Bir dizi teşvik sisteminin devreye alınması yanında özellikle gerekli altyapı yatırımlarının tamamlanması zorunluluğu vardır.

Programda “verim artışı” konusu ele alınırken, 10. Kalkınma Planında aynı konu “toplam faktör verimliliği” (TFP–total factor productivity) olarak da ele alınıyor. TFP’nin artırılması ile sanayi 4.0’e geçiş arasında bir bağ görülüyor; sanayi 4.0’e geçiş için yerine getirilmesi gereken –işgücünün kalitesindeki artış (buna beşerî sermayenin büyümesi vb. nitelemeler de yapılıyor) vb.- işler TFP’nin yükselmesini de beraberinde getirecek uygulamalardır. 1981-2013 döneminde GSYİH’daki artışta TFP’nin %7’lik payı var iken, bu oranın 10. Kalkınma Planında %20’ye yükseltilmesi öngörülüyor.

Hükümet programında hedef, “…yüksek teknolojiye dayalı yurtiçi üretimi” artırmak şeklinde konmaktadır. “…orta ve yüksek teknolojili ürünlerin ihracat içerisindeki payını…yüzde 40’a ulaştırmak” hedeflenmektedir.

İhracat içerisinde yüksek teknolojili ürünlerin oranı, kuşkusuz, ülke imalat sanayisinin gelişmişlik düzeyini gösteren bir veridir. Türkiye’nin ihracatında bu oran %4 civarındadır ve 10. Kalkınma Planında 2018 hedefi %5,5 olarak verilmiştir. Bu oran yakalandığında dahi gelişmiş ülke oranlarının oldukça gerisinde kalınacaktır. Gelişmiş Ülkeler Yüksek Teknoloji Sektörlerinin İmalat Sanayii İhracatı İçindeki Payı şöyledir: ABD 18; Japonya 17; Almanya 15; Fransa 24; İngiltere 21; İtalya 7; Kanada 13. (Kaynak: Kalkınma Bakanlığı, Dünya Bankası, tepav.gov.tr)

Yüksek teknolojili üretim yapabilmenin yolunun AR-GE faaliyetlerinden geçtiği açıktır. Türkiye bu açıdan nerelerdedir buna bakalım. 2013 itibariyle AR-GE harcamalarının GSYH’ya oranı yüzde 0,86 düzeyinde idi. Bugün bu oran %1 civarındadır. 10. Kalkınma Planı hedefi yüzde 1,8 olarak koymuştur. Türkiye, 2018 yılında yüzde 1,8 hedefini yakalaması durumunda dahi 2011 AB ortalaması olan yüzde 1,9 seviyesinin altında kalacaktır.

G-7 Ülkelerinde AR-GE Harcamalarının GSYH'ye oranı 2010 yılında yüzde olarak şöyledir:

ABD 2,9; Japonya 3,36; Almanya 2,82; Fransa 2,25; İngiltere 1,76; İtalya 1,26; Kanada 1,8.

AR-GE çalışmalarını geliştirmek için Türkiye’de son dönemde bir dizi teşvik uygulaması gündeme alındı. Örneğin bu alanda teşvik belgesi alma koşullarından biri olan en az 30 araştırma görevlisi istihdamı sayısı 15’e indirildi. Bununla daha çok KOBİ’nin işin içine katılması amaçlanıyor. Koşulları yerine getiren işletmelere, AR-GE alanında yaptıkları yatırımın yüzde 43’ü oranında parasal destek veriliyor. Program AR-GE-yatırımlarındaki artışın esas olarak özel sermaye tarafından yapılmasını öngörüyor. Türkiye kapitalizminin geldiği nokta zaten bunu gerekli kılıyor. Belli sanayi dallarında dünya çapında başa güreşmeye soyunmuş ve son yıllarda ciddi bir çıkış yakalamış şirketler, çıkışı sürdürebilmek ve rekabet avantajlarını yitirmemek için AR-GE çalışmalarına ağırlık vermek zorundalar. Özellikle büyük şirketler sadece Türkiye’de AR-GE merkezleri kurmakla kalmıyor, bunlar dünyanın başka ülkelerinde de böyle merkezlere sahipler ve bunların sayıları artma eğiliminde. Büyük şirketlerin AR-GE için ayırdıkları payın cirolarına oranı da yüksek.

Öte yandan bu alanda geçtiğimiz 15 yıldaki gelişmeleri de atlamamak gerekir.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), "2014 Yılı Araştırma ve Geliştirme Faaliyetleri Araştırması"na göre, Türkiye'de gayrisafi yurt içi AR-GE harcaması geçen yıl, bir önceki yıla göre yüzde 18,8 artarak, 17 milyar 598 milyon lira olarak gerçekleşti. Türkiye'de söz konusu harcamanın gayrisafi yurt içi hasıla içindeki payı 2014'te yüzde 1,01 oldu. Bu oran bir önceki yıl yüzde 0,95 hesaplanmıştı. Harcamaların yüzde 49,8'i ticari, yüzde 40,5'i yükseköğretim ve yüzde 9,7'si kamu kesimi tarafından gerçekleştirilmiştir. Bir önceki yıla göre ticari kesimde diğer kesimler aleyhine bir yükseliş söz konusudur. AR-GE harcamaları, finanse eden kesimler itibarıyla incelendiğinde, 2014'te harcamaların yüzde 50,9'unun ticari kesim, yüzde 26,3'ünün kamu kesimi, yüzde 18,4'ünün yükseköğretim kesimi, yüzde 3,4'ünün yurt içi diğer kaynaklar ve yüzde 1,1'inin yurt dışı kaynaklar tarafından karşılandığı görülüyor. Buna göre ticari kesim kendi AR-GE harcamaları dışında bir miktar da yüksek öğretim kesimini finanse etmiştir. Ne de olsa oradan elde edilecek teknolojik çıktılar özel sermayenin emrine amade kılınacaktır.

Bir önceki Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık şöyle açıklıyor: Bilim Teknoloji Yüksek Kurulunda 2023 yılı hedeflerimizi; AR-GE harcamasi/GSYİH yüzde 3, özel sektör AR-GE harcaması/GSYİH yüzde 2, araştırmacı sayısı 300 bin, özel sektör araştırmacı sayısı 180 bin olarak belirledik… Özel sektörün toplam AR-GE harcamaları içindeki payı, 2002 yılında yüzde 28 iken 2013 yılında yüzde 47’ye çıktı. 2002 yılında 1,8 milyar TL olan AR-GE harcaması nominal olarak yaklaşık sekiz kat artarak 2013 yılında 14,8 milyar TL düzeyine çıktı. 2002 yılında 28.964 olan tam zaman eşdeğer (TZE) AR-GE personeli sayısı, 2013 yılında 112 bin 969’a, aynı dönemde 5 bin 918 olan özel sektörün (TZE) AR-GE personeli sayısı ise 58 bin 391’e ulaştı. Kamu yatırım programları kapsamında, AR-GE ve yenilik alanına ayrılan kaynaklar, 2002 yılındaki 114 milyon TL düzeyinden 2015 yılında 1,86 milyar TL’ye yükseldi. 2008 yılında çıkarılan 5746 sayılı Araştırma ve Geliştirme Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanun ile özel sektör AR-GE merkezlerine geniş kapsamlı teşvikler sağlandı.” (Turkishtime dergisi, Aralık 2015, Ar-Ge 250 eki)

Aynı yerde başka kişilere ait değişik yazılarda yukarıdakilere ek olarak şu bilgilere ulaşıyoruz: “Türkiye’de 2014’te tam zamanlı olarak toplam 115 bin 444 kişi, AR-GE personeli olarak çalıştı. Bir önceki yıla göre AR-GE personeli sayısındaki artış yüzde 2,2 oldu… Patent sayısı arttı 2002-2014 döneminde patent başvuruları Türkiye genelinde bin 874’ten 12 bin 375’e çıktı. Yerli patent başvurularının toplam patent başvuruları içerisindeki oranı, 2002 yılındaki yüzde 22 iken, 2014 yılında yüzde 39,3’e ulaştı.”

Kısaca, AR-GE-alanında hatırı sayılır gelişmeler olduğu açık. Verilerden; TZE AR-GE personeli sayısında –hedefin biraz altında kalmakla birlikte– 12 yıl içinde 4 kat artış olduğu, harcamalarda ciddi artış olduğu ve bu artışın AR-GE personeli sayısındaki artışta olduğu gibi ağırlıkla özel sektör kesiminden kaynaklandığı, patent sayısında buna paralel artışlar olduğu ve planlamaya göre tüm bu alanlarda artışın sürmesinin öngörüldüğü anlaşılıyor.

Başbakanlığa bağlı TÜBİTAK (Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu) özellikle ileri teknoloji alanlarının gelişmesi için destek veriyor. TÜBİTAK Öncelikli Alanlar Araştırma Teknoloji Geliştirme ve Yenilik Destekleme Programında yapılanlar şöyle: “2012-2015 Ekim ayı sonu itibari ile program kapsamında aktarılan hibe destek tutarı toplam 140 milyon TL’ye ulaştı. Yine aynı dönem için desteklenen projeler kapsamında oluşturulan AR-GE hacmi ise yaklaşık 207 milyon TL oldu. Program kapsamında ilk harcamanın yapıldığı 2013 yılında, TÜBİTAK Teknoloji ve Yenilik Destekleri içindeki 1511 programının payı yüzde 6 iken, 2015 yılında bu oran yüzde 16’ya ulaştı.”

AR-GE merkezi teşvik belgesi almış işletmeler, teknoloji geliştirme bölgeleri ve tekno-kentlerle ilgili durum şöyle:

2015 itibariyle AR-GE merkezi belgesi alan işletme sayısı 218’e ulaşmış ve bu merkezlerde 4 bin 349 proje yürütülürken 24 bin 112 AR-GE personeli istihdam edilmektedir.

Türkiye’de 61 adet Teknoloji Geliştirme Bölgesi (TGB) kurulmuş bulunuyor. “Bugün TGB’lerde firma sayısı 3 bin 587’ye, biten proje sayısı 17 bin 498’e, üzerinde çalışılan proje sayısı 8 bin 029’a, ihracat 2 milyar dolara, alınan patent sayısı 572’ye, istihdam edilen nitelikli personel sayısı 36 bin 556’ya ulaştı. Ayrıca 2004 yılından bugüne kadar TGB’lere 240 milyon TL kaynak aktarıldı.” (Turkishtime dergisi, Aralık 2015, AR-GE 250 eki, sf.44)

Türkiye’de aktif olarak faaliyetlerini sürdüren 32 adet teknokent bulunmaktadır. “Teknoparkların bünyesinde yer alan firmaların toplam ihracatı 20 milyar lirayı aşmış durumda. Türkiye’nin yüksek teknoloji ürünlerdeki dış ticaret açığı halen 55 milyar doların üzerinde…Teknoparkta faaliyet gösteren şirketlere çok sayıda kolaylık sağlanıyor. Buna göre, vergi mükellefi şirketlerin teknoparktaki yazılım ve AR-GE’ye dayalı faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlar, faaliyete başlanılan tarihten bağımsız olmak üzere, 31/12/2023 tarihine kadar gelir ve kurumlar vergisinden muaf tutuluyor.”  Buna teknoparkta çalışan araştırmacı, yazılımcı ve AR-GE personelinin ücretleri ve aldıkları hizmet için ödeyecekleri bedel Katma Değer Vergisi’nden (KDV) muaf olması da eklenmeli. (a.g.y. Sf.46)

TÜBİTAK Endüstri 4.0 için hibe ve teşvik projeleri hazırlanması üzerine çalışmalar yürütüyor. Avrupa Komisyonuyla yürüttüğü, 80 milyar avro bütçeli Horizon 2020 gibi programlar var. Programdan üniversiteler, araştırma kuruluşları, kamu kurumları, sanayi kuruluşları, KOBİ’ler, sivil toplum kuruluşları, bireysel araştırmacılar yararlanabiliyorlar.

“Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın ise Teknoyatırım adlı bir destek programı bulunuyor. Bu program teknoloji tabanlı ürünlerin üretimine yönelik yatırımların desteklenmesini hedefliyor” (Global Sanayici Dergisi, 15 Temmuz 2016)

Programda daha ileride “Bilim, Teknoloji ve Yenilik” (Sf. 76) bölümünde yapılacak işlere yer veriliyor. Burada da “araştırma kapasitesinin, AR-GE ve yenilikçilik bilincinin ve üniversite-sanayi işbirliğinin daha da geliştirilmesi”, “teknoloji üreterek katma değeri yüksek ürünler ihraç eden bir konuma hızlı bir şekilde ulaşma” tekrarlanarak “dışa bağımlılığın yüksek olduğu sektörlerde, yerli ürün ve teknolojiler geliştirilmesine yönelik araştırma programlarını destekleyerek etkinleştireceğiz” deniliyor.

İki sayfa sonrasında beyin göçü sorununa değinilerek, yapılacak iş “…dünyadaki konumumuzu üst noktalara taşıma mücadelesinde beyin göçünü engellerken, başlattığımız tersine beyin göçünü hızlandırmayı hedefliyoruz” biçiminde konuyor.

Yurtiçi Tasarrufların GSYH’ye Oranına Gelince:

İmalat sanayisi alanında yapılacak yeni yatırımların yurtdışı finansmana bağımlı kalmaması ya da bunun oranının azaltılması için yurtiçi tasarruf oranının artırılması gerektiği açıktır. Oysa son yıllardaki gelişme tersi yönde olmuştur. Yurtiçi tasarrufların GSYH’ye oranı 2014 öncesi 14,8’e geriledi. 10. Kalkınma Planında 2018 için yüzde 19 hedefleniyor. Gelişmiş ülkelerin bugünkü tasarruf oranlarına baktığımızda yüzde 19’luk oran, salt yüzde açısından Türkiye’yi gelişmiş ülkeler seviyesine taşıyacak gibi durmaktadır. Ancak bu oran, Rusya, Çin, Hindistan gibi hızla büyüyen ülkelerdeki seviyenin altında kalmaktadır. Buralardaki tasarruf oranı Türkiye’dekinin 2 katı civarındadır. Ve daha önce belirttiğimiz gibi büyük ekonomilerde yüzdelerin parasal karşılıkları da büyük olmaktadır.

G-7 ülkelerinde yurtiçi tasarrufların GSYH'ye oranı yüzde olarak şöyledir (2012): ABD 12; Japonya 22; Almanya 24; Fransa 17; İngiltere 11; İtalya 17; Kanada 21.

Tasarruf oranını artırmanın çeşitli yolları vardır. Bunlardan biri sigorta sektörünü geliştirmek, güçlendirmektir. Son yıllarda Bireysel Emeklilik Sigortası (BES) sisteminin geliştirilmesi için büyük çaba harcandığını görüyoruz. Çalışanların/emekçilerin sisteme neredeyse zorla katılması için mekanizmalar geliştiriliyor. Tasarrufu artırmanın önemli bir kaynağı olarak hemen akla gelen, ücretli emekçinin gelirinin bir bölümü olmuştur. Buradaki tasarruflar, burjuvazi için ucuz kredi, bazı durumda hibe olacaktır. BES’te 57 milyar TL’lik bir birikim sağlanmıştır.  Kapitalizme özgü olan bu uygulamada, emekçilerin geleceklerine dönük vaatlerle kandırılması ve onlar için “cazip” kılınabilmesi için çeşitli mekanizmalar geliştirildiğini görüyoruz. Aynı şey yeni geliştirilmekte olan “çeyiz” ve “konut” hesabı uygulamaları için geçerlidir. Bu hesaplarda yapılan birikimler için devlet teşvik amacı ile belli oranda katkıda bulunmaktadır.

Bunun dışında yastık altı birikimlerin sistem içine çekilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bugüne kadar altın hesabına yastık altı birikimlerin ancak %6’sı kadarının sistem içine çekilebildiği tahmin ediliyor.

Bu konuda programda şunlar söyleniyor (Sf. 71-72): “Hükûmet olarak yurtiçi tasarrufları ekonomik büyümenin önemli dinamiklerinden biri olarak görmekteyiz.”

Uzun vadeli tasarrufları teşvik etmek üzere, özel amaçlı tasarruf mekanizmaları geliştireceğiz.

Altın bankacılığı başta olmak üzere, altın şeklinde tutulan tasarrufların sisteme çekilmesi için çeşitli mekanizmalar geliştireceğiz.

Bireysel emeklilik sisteminde kesinti oranlarını uluslararası düzeylere yaklaştıracağız”

Tasarruf oranının artırılmasında başka önemli bir etmen, devletin ve o gün için devlet yönetiminde bulunan siyasi erkin elindeki kaynakları/devlet gelirlerini nasıl kullanacağıdır. Sanayi burjuvazisi bu kaynakların üretken alanlarda kullanılmasını talep etmektedir. Seçilmiş olanları da dahil bürokrat burjuvazinin, burjuva demokrasisinin gelişmediği Türkiye gibi bir ülkede özel sermaye yatırımlarından da nemalanma olanakları büyüktür, ama bunlar bizzat ve doğrudan denetimlerinde olan işlerden daha rahat pay kapma şansına sahiplerdir. Dolayısıyla burada bu bürokrat takımı ile sanayi burjuvazisi arasında bir paylaşım çelişkisi söz konusu olmaktadır.

İmalat Sanayinin Alt Sektörleri İle İlgili Yapılacak İşler ve Teşvikler Programda (Sf. 65 ve devamı) Nasıl Konuyor ve Bunlar Ne Anlama Geliyor?

 “Rüzgâr, güneş, hidroelektrik gibi alternatif enerji kaynakları üreten tesislerde kullanılan, makine ve teçhizatın yurtiçi üretiminin payını artıracağız.”

Bu alanda Türkiye’de yapılacak çok iş olduğu açık. Ve yerli sanayi, söz konusu alanda yapılacak yatırımlarda gerekli olan makine-donanım üretimi konusunda yetkinlik kazanmış ve hızla kazanacak durumda. Bu alanda ciddi bir büyüme potansiyeli söz konusudur.

Programın devamında demir-çelik sektörü üzerinde duruluyor. Burada da üretim içinde katma değeri yüksek ürünlerin üretimine ağırlık vermek konusu üzerinde duruluyor ve sektörün hurda girdiye bağımlılığının azaltılacağı söyleniyor. Türkiye bu sektörde ağırlık olarak üretim bakımından Avrupa’da ikinci, dünyada ise sekizinci sırada bulunuyor. Ancak üretimin parasal değeri açısından durum biraz daha aleyhte görünüyor ve bu durumun düzeltilmesi gerektiği düşünülüyor. 81. sayfada yine bu konu üzerinde durularak “…demir-çelik sektörü üretiminde ithalatla karşılanan yüksek katma değerli ürünlerin ağırlıklarını” artıracağız deniliyor.

Başka bir alanda, “inorganik kimya, biyoyakıt, alternatif kompozit malzemeler gibi alanlarda AR-GE faaliyetlerini teşvik edeceğiz” deniyor. Enerji alanında yoğun olarak yurtdışı kaynaklara bağımlı olan Türkiye’nin, yukarıda sıralanan rüzgâr vb. alternatif enerji kaynakları dışında biyoyakıt üretimine de ağırlık vermesi dış açığı bir nebze azaltacak bir unsur olacaktır. Alternatif kompozit malzemeler ise günümüzde az sayıda gelişmiş ülke tarafında üretimi gerçekleştirilen ürünlerdir. Bu tip ürünlerin geliştirilmesinde Türkiye son yıllarda ciddi atılımlar yapıp yetenekler kazanmış ve dünyadaki az sayıdaki ülkeler içine dahil olmuştur. Bu malzemelere burjuvazi özellikle savunma sanayisinde gereksinim duyuyor. Otomotiv de bu malzemelerin kullanım bulacağı alanlardan biridir.

Programda aynı yerde “Elektrikli araçlar için prototip batarya üretimini gerçekleştireceğiz” deniyor. Bu, ilerleyen bölümlerde (Sf. 81) “Otomotiv sektöründe, katma değerin artırılmasını ve çevreye duyarlı yeni teknolojilerin geliştirilmesini sağlayacağız. Sektörde, küresel pazarların ihtiyaçlarına yönelik özgün tasarım araçlarla markalaşmayı teşvik edecek ve bu kapsamda yerli marka otomobil üretimi çalışmalarını hızlandıracağız” biçiminde tamamlanıyor. Üretim ve dışsatım miktarlarına bakıldığında, Türkiye otomotiv sanayisinin, ekonominin en önemli sektörlerinden biri olduğu görülüyor.  Bu alanda konumunu güçlendirmek ve dünya çapındaki rekabette daha ileri gidebilmek için ciddi adımlar atılması gerektiği açık. Geleceğin elektrikli, hidrojenle çalışan ve hibrid motorlara sahip otolarda olduğu görülüyor. Dünya bu işin henüz başlarındayken burada bir yer kapmanın önemli olduğu düşünülüyor. Bu amaca dönük, üniversite- sanayi işbirlikleri ile AR-GE çalışmaları yürütülüyor. Birkaç üniversitede oluşturulan ekipler yıllardan beri geliştirdikleri güneş enerjisi ve hidrojenle çalışan arabalarla katıldıkları uluslararası yarışmalarda iyi sonuçlar alıyorlar. Son birkaç yıldır en yeni teknolojilere sahip, sınai mülkiyet hakları Türkiye’ye ait bir otomobil geliştirilmesi için kollar sıvanmış vaziyette. Süreci kısaltmak amacıyla, SAAB tarafından geliştirilmiş ve atıl duran bir platform sınai mülkiyet hakkıyla birlikte satın alınmış ve Türkiye’de geliştirilmiş en üst düzey teknolojilerle donatılmaya başlanmıştır. Savunma sanayisinin geliştirdiği bir dizi teknoloji burada uygulama alanı bulacaktır. Ve bu çalışmalar en üst düzey siyasi irade tarafından desteklenmektedir.

İmalat sanayisini geliştirmek açısından demiryolu inşası önemli bir rol oynar. Programda bu alana da yer verilmiştir (Sf. 79). Orada “Milli demiryolu sanayimizi geliştirecek, hızlı tren dâhil demir yolu araçlarımızı kendimiz imal edeceğiz. İhale hazırlıklarını sürdürdüğümüz projeyle, ilk milli yüksek hızlı trenimizi faaliyete geçireceğiz” denmektedir. Yüksek tren hatları için ray üretimi, demir-çelik sektörü açısından özel ve yeni bir alandır. Kent içi raylı sistemin geliştirilmesi de ray üretimine destek verecektir. İş bununla sınırlı değil doğal olarak; demiryolu araçlarının da üretiminin gelişmesi ve artması beklenmelidir. Bugüne dek yüksek hızlı tren setleri üretiminde Güney Kore ve İspanyol şirketleri ile birlikte üretim yapıldı. Şimdi bu üretimlerde kazanılan yeteneklerle yerli üretime soyunulacaktır. Kent içi raylı sistem araçlarında ise Bursa’da başlamış bir üretim vardır. Konya ve Kayseri ise böyle üretimlerin geliştirilmesi için çalışmaların yapıldığı namzet kentlerdir.

“Sanayi Politikaları” bölümünde (Sf. 79) değinilen iki alan daha var. Bunlardan biri tıbbi araç gereç, makine ve ilaç üretimi ile ilgili.

Programa göre, “Sağlıkta ulaştığımız kalitenin finansal olarak sürdürülebilmesi ile ilaç ve tıbbi cihaz alanında yerli üretimin artırılması temel amaçlar…dandır.”

Bu böyle olmak zorundadır. Zira en fazla dış açık verilen alanlardan biri budur. Jenerik ilaç üretiminde sanayi belli bir gelişme göstermiş, üretim ve ihracat konusunda bir yükseliş eğilimine girmiştir. Ancak yeni tür ilaç geliştirme, bu konuda AR-GE çalıştırmalarına dayanan ve patenti alınmış ilaç üretimi konusunda henüz işin başlarında bulunulmaktadır. Bu alanda üniversite ve araştırma kurumlarında bir dizi çalışma yürütülmektedir. Tıbbi cihaz konusunda, özellikle gelişmiş teknolojik cihazlar konusu için de aynı şey geçerlidir. Şimdilerde özellikle savunma alanında geliştirilen teknolojiler bu alana da kaydırılmaya çalışılıyor. Böylece ağırlıklı olarak savunma alanında üretim yapan şirketler bu alanlara da çekilerek, şirketlerin devamlılığı sağlamlaştırılmaya çalışılıyor.

Programda aynı yerde “Biyoteknolojik ilaç, biyomalzemeler, biyomedikal ekipman alanlarında araştırma altyapıları”nın geliştirileceği vurgulanıyor. Bu alan, küresel çapta da yeni bir alandır ve Türkiye fazla gecikme olmaksızın bu alanda bir şeyler yapmaya başlamıştır. Şimdi bunun daha da geliştirilmesi için çalışmalara ağırlık verileceği söyleniyor.

Elektronik sanayisi alanında, “Elektronik sektöründe çift amaçlı teknolojilerin (savunma/sivil) uygulama imkânlarını dikkate alacağız. Elektronik haberleşme alanında yeni nesil telsiz teknolojisine geçiş sürecinde baz istasyonu ve kontrol birimleri ürünlerinin geliştirilmesi ve üretimine önem vereceğiz.

Bilgi ve iletişim teknolojileri destekli yenilikçi çözümlerin yaygınlaşmasında elektronik sektörünün üretici olarak yer almasını destekleyeceğiz. Yerli cep telefonu üretilmesini sağlayacağız” (Sf. 81) denmektedir.

Yılda 3 milyar dolarlık cep telefonu ithalatı yapan Türkiye’nin bu açıdan önemli bir pazar olduğu görülüyor. Yerli sermayenin iştahını kabartan alanlardan biri bu. Hem iç pazardan pay almak ve giderek bu payı artırmak, hem de uluslararası pazarlara ürünler sunmak konusunda ciddi adımlar atılıyor. Elektronik ve savunma alanındaki gelişmeler bu alanda yapılan yatırımlar için bir temel yaratıyor. Yakın geçmişte kurulan çip fabrikası için bir pazar daha yaratılmış oluyor.

Daha hızlı iletişim için hazırlanan 4,5 G altyapısında yerli şirketler belli oranda pay kapmışlardı. Şimdi 5G altyapısının yerli olanaklarla hazırlanması çalışmaları yürütülüyor. Burada yerli sanayi daha fazla pay kapmayı hedeflemiş durumda. Savunma sanayi şirketleri (ASELSAN) burada başı çekiyor.

Yine elektronikte çift amaçlı teknolojilerin uygulama imkanlarının dikkate alınması, hem maliyet etkin üretim yapılmasına olanak tanıyor, hem de bu alanda üretim yapan şirketlerin pazarını genişletiyor.

Bu son iki alan –tıbbi cihaz/ilaç ve elektronik–, savunma, otomobil, beyaz eşya dışında sanayi 4.0 uygulamalarının öncelikle gerçekleştirileceği alanlar olarak değerlendiriliyor.

Programda 81 ve 82. sayfalar savunma sanayisi konusuna ayrılmıştır. Bu konuya daha önceki bir sayımızda geniş olarak değinmiştik (Bkz.: YDİÇ, sayı 2016/4 Temmuz-Ağustos). Program döneminde bir dizi platformun üretime alınması gündemdedir.

Programın ilerleyen bölümlerinde yine bu konuya yer verilerek “Savunma, havacılık ve uzay teknolojilerine yönelik yerlileştirme ve millileştir”me çalışmalarına hız verilecek, bu bağlamda bölgesel uçak yapımı, yerli ve milli uydu yapımı ile savunma sanayimizin yerlileştirme oranını artıracak tedbirler alınacaktır.

Uydu Sistemleri Entegrasyon ve Test Merkezimizde yerli uydumuzun (Türksat 6A) üretimini tamamlayacağız. Türksat 5A uydusunun yapımına başlayacağız” denmektedir (Sf. 95).

Kuşkusuz bu alanların tümünde gelişme potansiyeli ve bu gelişme içinde yerli sanayinin giderek artan oranda yer alması potansiyeli mevcuttur. Türk sanayi artık yavaş, yavaş kendi uydusunu yapabilecek konuma geliyor. Yeni tip küçük küp uydular geliştirilmesinde önemli mesafeler alınmıştır. Bölgesel uçak üretimi, sahibi Türk olan ABD’li SNC şirketi ile birlikte yürütülmektedir. Bu amaca yönelik hazır bir platform üzerinde geliştirme çalışmaları yapılacaktır. Alman Dornier firması SNC tarafından alınmış ve Do 328 uçağı, TRJ 328 olarak üretim çalışmalarına başlanmıştır.

“Kentsel Dönüşüm” ve “Kentsel Altyapı” (106-108. Sayfalar) vb. gibi unsurlar da imalat sanayisinin gelişimini etkileyen alt programlardır.

Ve Teşvikler

“Sanayi girdilerinin ülke içinden karşılanma oranının artırılmasını teminen, yüksek yatırım gerektiren ara malı ve sanayi hammaddelerinin üretimine öncelik vereceğiz” (Sf. 80) dendikten sonra teşviklerin neler olduğu anlatılıyor.

“Yatırım mallarının ve ara malların vadeli ithalatında KKDF oranını yüzde 6’dan yüzde sıfıra indirerek sanayicinin girdi maliyeti…azaltı”lacaktır. Bu yatırım ve üretim girdileri açısından küçümsenmeyecek bir destektir.

“Yüksek teknolojili yatırımlara daha fazla destek ver”ilecek, “ileri teknoloji sınıfında yer alan yatırımlar…öncelikli yatırımlar kapsamına al”ınmış olup “5. bölge desteklerinden yararlandır”ılacaktır. 5. bölge destekleri ülkenin en geri bölgelerinde yapılacak yatırımlara verilen ciddi desteklerdir. Şimdi aynı destekler yatırım yapılan bölgeye bakılmaksızın tüm ileri teknoloji yatırımlarına tanınmıştır.

“Yüksek teknolojili ürünlere yönelik yatırımları ülkemize çekmek üzere serbest bölgelerin cazibesini artıracağız” denilerek bu alanda yatırım yapacak yabancı sermaye çekilmeye çalışılmaktadır.

Uluslararası pazarlarda, gelişmiş ülkelerin yaptığına benzer finansman mekanizmaları geliştirilmesiyle iyi bir çıkış yakalayacağını yıllardır söyleyen makine üreticilerinin taleplerine şöyle yanıt veriliyor: “Başta finansal ortamı iyileştirmeye yönelik olmak üzere yerli makine üreticilerinin rekabet gücünü artıracak mekanizmalar oluşturacağız.”

Programda imalat sanayisinin gelişimini dolaylı olarak etkileyecek unsurlar da yer alıyor.

Tarımsal alanda sulanan alanların artırılmasından tohumculuğun geliştirilmesine kadar yer alan bir dizi unsur, imalat sanayisinin gelişimini olumlu olarak etkileyecektir (Sf. 65). Yine aynı konuda 88. sayfada “Katma değeri yüksek ürünlerin geliştirilmesine, gen kaynaklarının korunmasına, ıslah çalışmalarına, nanoteknoloji ve biyoteknolojiye yönelik çalışmalara öncelik vererek, güdümlü projelerle tarım-sanayi üniversite arasındaki işbirliklerini artıracağız” denmektedir.

Aynı şekilde imalat sanayisini geliştirecek kamu yatırımları, programda yer bulmuştur.

Programda “Ulaştırma ve Lojistik” (Sf. 92-96) başlığı altında ele alınan bazı konular da imalat sanayisini, bu sanayinin gelişimini destekler biçimdedir: “Demiryolu ağının yüzde 80’nini elektrikli ve sinyalli hale getirecek, demiryolu ağımızı yenilemeye devam edeceğiz. Öncelikli hatları modernize ederek çift hatlı hale getirecek, bu hatlarda yük ve yolcu taşımacılığını artıracağız. Başta İstanbul olmak üzere raylı sistem yatırımlarına hızla devam edeceğiz. Ankara’da” da var olan raylı sistem çalışmalarının sürdürüleceği belirtilmektedir.

Aynı yerde, “…İstanbul Yeni Havalimanı’nı hayata geçir”mekten, “…Türkiye Uzay Ajansı’nı kur”maktan, “…Türk deniz ticaret filosunu yenile”mekten söz ediliyor. Tüm bu girişimler imalat sanayisinin gelişimini olumlu yönde etkileyecek unsurlardır.

Yine 79. sayfada “Kamunun raylı ulaşım sistem ihtiyaçlarının yurtiçinden karşılanma oranını artıra”lacağı belirtilmektedir.

Yatırımların finansmanına destek konusunda programda şunlara yer veriliyor:

“Yatırımlara, uzun vadeli finansman sağlayan yatırım ve kalkınma bankacılığını geliştireceğiz” (Sf. 66)

Kalkınma Bankamızı ekonomimizin ihtiyaç duyduğu nitelikli projeleri daha fazla destekleyecek bir anlayış içinde ve orta ve yüksek teknolojili yatırımlara uzun vadeli finansman sağlayacak şekilde yeniden yapılandıracağız”(Sf. 80)

Kamu alımları yoluyla da imalat sanayisi teşvik edilecektir:

“‘Dönüşüm Programımız’la kamu alımlarının kaldıraç gücünü kullanarak yerli teknoloji ve üretimi geliştirmeyi amaçlamaktayız.

Her yıl 100 milyar TL’yi aşan kamu alımlarımızı, AR-GE ve yenilik faaliyetlerine katkı sağlayacak; yeniliği, yerlileştirmeyi, teknoloji transferini ve yenilikçi girişimciliği teşvik edecek etkili bir politika aracına dönüştüreceğiz. Bu kapsamda kamu alımlarında orta-yüksek ve yüksek teknoloji sektörlerindeki yerli firmaların payını artıracağız.” (Sf. 77-78)

Kamu alımlarında kurumların yerli ürünler tercih etmesinin önemi sanayi burjuvazisi tarafından yıllardır dile getirilen bir konu idi. Özellikle savunma sanayi şirketleri, kamunun yurtdışından temin ettiği yüksek teknolojili ürünleri kendilerinin ikame edebileceğini vurgulayıp duruyorlardı. Yakın geçmişte bu taleplere hükümetten bir yanıt verilmişti: Kamu alımlarında yerli üretim, eşdeğerli yabancı bir üründen %15’e kadar daha pahalı da olsa tercih edilecektir. Başta savunma sanayisi şirketleri olmak üzere yerli üreticiler için önemli bir destek olacak bu uygulama, kamuda bugüne dek alışılagelmiş olan alım sisteminde radikal bir değişiklik anlamına geliyor ve bu, alımlar yolu ile nemalanan belli kesimlerin direncinin kırılması ile başarılı olacak gibi gözüküyor.

Programda başka bir yerde “…yüksek teknolojiye dayalı ihracatı ve bu kapsamdaki yatırımları destekleyecek vergi teşvikleri getir”ileceğinden söz edilmektedir. (Sf. 68)

72. sayfada “Uluslararası yükümlülükleri gözeterek, lüks ve/veya ithalat yoğunluğu yüksek tüketim mallarını caydırıcı vergilendirme yapacağız” denmektedir. Bu, kuşkusuz bu alanda üretim yapan imalat sanayisine yapılan bir teşvik olacaktır. Yurtdışından getirilen bu ürünlerin vergilendirilmesi ile elde edilecek gelir, teşvikler için yapılan giderlerin bir bölümünü karşılayacaktır.

Programda dikkat çeken noktalardan biri-10. Kalkınma Planında da aynı şey söz konusudur- uluslararası ilişkilerdir. Programda buna 120. Sayfadan itibaren uzunca bir bölüm ayrılmıştır. Burada bir yanda uluslararası işbirliklerinin, AB’nin önemi vurgulanırken, öbür yanda bu girişimlerde dış yardımın ve TİKA’nın rolü üzerinde durulmakta ve tüm bunlar ilişkilerin geliştirilmesi yolu ile pazarların genişletilmesi, hammadde kaynaklarına ulaşımın kolaylaştırılması bakış açısıyla yapılmaktadır. Bu yaklaşımın ardında kuşkusuz en başta imalat sanayisinin çıkarları durmaktadır.

Genel Bir Değerlendirme ve Sonuç

Türkiye’nin kendi iç pazarı büyükçe bir pazar. Ve bu pazar gelişme açısından birçok olanak sunuyor. Gelişmiş ülkeler düzeyine erişebilmek için yapılacak çok iş var ve bunlar hızlı büyüme için bir potansiyel oluşturuyor. Programda dendiği gibi, yapılacak yatırımlarla ve verim artışı ile bir dizi alanda ithal bağımlılığı ikame edilebilirse, bunun imalat sanayinin ve dolayısıyla kapitalizmin hızlı gelişimine olumlu yansıması olacaktır. Özellikle teknoloji yoğun alanlarda gelişme sağlanması çok daha önemlidir. Bu gelişme ile dış ticaretteki olumsuz tablonun değişme olasılığı da vardır. Dışa açık koşulların devam ettiği ortamda yerli üretimle ithalata bağımlılığın kırılması, ihracatta da bir gelişmeyi beraberinde getirir.

İhracatın hedeflenen düzeye gelmesinin, satılan ürünlerin birim miktarındaki artıştan çok, katma değeri yüksek/teknoloji yoğun ürünlerin payının artması ile mümkün olacağı açıktır. İhraç edilen ürünlerin kilo başı değerlerinin ikiye, üçe katlanması ile olabilir bu. İhracatta kilo başı değer 1,5 dolar düzeyindeyken, bu değer bir akıllı cep telefonunda 60-100 dolar, helikopterde 5-6 bin dolar, uyduda ise 100 bin dolar düzeyindedir. Özellikle savunma ve havacılık alanına özel önem verilmesinin nedenlerinden biri de budur. Birkaç ay önce ASELSAN’ın adı açıklanmayan bir ülkeye gerçekleştirdiği, keşif/gözetleme/hedefleme podu ASELPOD’un kilo değeri 6.600 dolardır. Bunun gibi ürünler dışında uçak, tank, helikopter, savaş gemisi gibi platformların ihraç edilebilir duruma gelmesi ile ihraç birim başı değerlerde bir artış olacağı görülüyor.

Öte yandan ama şu açıkça görülüyor ki, Türkiye, hızla gelişen Çin, Hindistan gibi ülkelerin yurtiçi tasarruf oranı, AR-GE’ye ayrılan pay gibi performanslarına kısa vadede ulaşamayacaktır. 2023 için konan, “en büyük on ekonomi arasında yer almak”, “500 milyar dolar ihracat”, “25.000 dolar kişi başı gelir” gibi iddialı hedefleri tutturmak da zor görünüyor.

Programın burjuvazinin, esas olarak da sanayi burjuvazisinin programı olduğu, burjuvazinin talepleri ve programın bu taleplere verdiği yanıttan açıkça görülüyor.

Tüm Bunlar Ama İşçi Sınıfı Açısından Ne Anlam İfade Ediyor?

Kapitalizmin, sosyalist bir devrim ile ortadan kaldırılmadığı ve varlığını sürdürdüğü koşullarda kapitalizmin gelişmesi; üretici güçlerin de gelişmesi anlamına gelir. Sanayi 4.0’ün gerçekleşmesinin üretici güçlerin gelişmesi açısından bir sıçrama yaratacağı açık. Gelişme ama kapitalizmin çelişkilerinin keskinleşmesi ve yaygınlaşmasını da beraberinde getirecektir. Her iki unsur sosyalizmin maddi önkoşullarının yaratılması, kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını geliştirmesi açısından olumludur. Bu, kapitalizmin “ilerici” yanı oluyor.

Programda, sanayi 4.0 uygulamalarıyla verimliliğin artışında bir sıçrama olacağı öngörülüyor. Kapitalizmde verimliliğin artması, sömürü oranının artması demektir. Verimliliğin artması ile işsizliğin artması at başı gider. TÜSİAD araştırmasında, sanayi 4.0 uygulamalarının istihdama da olumlu yansıyacağını, işgücünün niteliğini geliştireceği yanında, işsizliğin azalacağını iddia ediyor. Bu tabii, verimlilik artışı ile tam tersi bir gelişme olacağı; işsizliğin artacağı gerçeğinin üzerini örtme çabasından başka bir şey değil. İşsizler ordusu olmadan kapitalizm olmaz.

Kapitalizmde mesele salt iç pazara ürün sunmakla sınırlı kalmaz. Bir taraftan imalat sanayisinde kullanılan hammaddelere, enerji kaynaklarına sürekli artan bir gereksinim vardır, diğer yandan üretilen ürünler için dış pazara. Ve bu yüzden bu hammadde kaynakları ve ürünlerin sürüm pazarları için dünya çapında yağmalama ve dalaşma uğraşına katılmaksızın da kapitalizm, kapitalizm olmazdı.

Öte yandan kapitalizmin gelişmesi için sermayedarlara verilen teşvikler, işçinin ürettiği ve burjuvazinin devleti aracılığı ile gasp edilen, artı-değerden başkası değildir. Bu sistemde, kendi emeğinden kesilen artı-değerin nereye gittiği konusunda, işçi, hiçbir edime sahip değildir.

Ve işçi sınıfı önderliğinde devrim ile kapitalizmin yıkılmadığı, kapitalizm böyle sürdüğü ve geliştiği koşullarda bu böyle gidecek; bir yanda sefilliğe mahkûm edilmiş yığınlar zar-zor yaşamlarını sürdürmeye çalışırken, öbür yanda dünya milyarderler listesine yeni Türk sermayedarlar eklenecektir.

Aralık 2016

 

Dünyadan

İşçi Dünyası