• İLETİŞİM
  • Anasayfa
  • Dünya
    • Dünya

  • Yayınlar
    • Yayınlarımız

  • İŞÇİ DÜNYASI
    • İşçi dünyası

  • KÜRDİSTAN
    • Kürdistan

  • Güncel
    • Güncel

  • GENÇLİK
    • Gençlik

  • Kadın
    • Kadın

  • KÜLTÜR-SANAT
    • Kültür Sanat

  • Çevre

Pzt11202017

Last updatePz, 19 Kas 2017 4pm

Back Buradasınız: ANASAYFA Güncel KÖZ’ÜN STALİN DOSYASI ÜZERİNE

Güncel

KÖZ’ÜN STALİN DOSYASI ÜZERİNE

KÖZ’ÜN STALİN DOSYASI ÜZERİNE

KöZ, Kasım 2016 sayısı ile birlikte “Stalin Dosyası”nı açtı. “Stalin Dosyası”nda, Stalin’in yaşamı, mücadelesi vb. konularda birçok değerlendirmelere yer verilmektedir. Bu yazımızda, KöZ’ün Stalin hakkındaki değerlendirmeleri bağlamında, bize önemli görünen kimi konularda tavır takınacağız.

Stalin Unutuldu mu?

KöZ, genel saptamalarla yazısına başlıyor. Stalin hakkında “Neden bu kadar geç kaldık” sorularına yanıt arıyor! “Stalin’in unutulmasının/unutturulmasının sebebi derinleşen tasfiyeciliktir” saptaması yapıldıktan sonra, “Bugün artık kimse Stalin’den bahsetmiyor” değerlendirmesi yapılıyor! KöZ’e göre; “’Marksizm ve Milli Mesele’ kitabının son baskısı bundan on bir yıl önce yapılmış ve bu kitabın kendisi hatırlanmaya muhtaç gelmiş durumda”dır. Artık “SBKP Tarihi’ne kimseler atıfta bulunmuyor” vb. (KöZ Gazetesi Kasım 2016 sayısı)

KöZ’ün bu söylemleri gerçeği yansıtmıyor. Örneğin “Marksizm ve Ulusal Sorun” kitabının son baskısı Evrensel Yayınları tarafından 2013’de yapıldı. Örneğin Kuzey Kürdistan/Türkiyeli Bolşevikler SBKP tarihine dün olduğu gibi bugün de çokça atıfta bulunuyor vs. KöZ, kendi pratiğinin teorisini yapıyor. Stalin’i hatırlamayan KöZ, kendi bakış açısını, kendi pratiğini genelleştiriyor. Stalin’i yeni hatırlayan KöZ, tüm devrimci hareketin de Stalin’i unuttuğunu sanıyor!

KöZ ile tartışıyoruz. Ortak toplantılar yapıyoruz. KöZ’ün en azından Yeni Dünya İçin Çağrı Dergisi’nin Stalin hakkında yazdıklarını ve yaptığı araştırmaları bilmesi gerekir. Bu yazımızda, Stalin hakkında neler yaptığımızı, yayın faaliyetimizin bir kronolojisini yazmayı gerekli görmüyoruz. Ama sadece iki örnek vermekle yetinelim. “Sosyalizmden Geri Dönüş Sorunu” başlıklı 498 sayfalık araştırmamızı, Ekim 2015’de, devrimci kamuoyunun bilgisine sunduk. “Politik Ekonomi Ders Kitabı” temel alınarak, geri dönüşün ekonomik yanının ortaya konulması görevini yerine getirmeye çalışan bu araştırmada, Stalin’in, SBKP(B)’nin yaptığı hatalar da ortaya konuldu. 

Dergi sayfalarımızda, Troçkizm, Troçkist Örgütler ve bu örgütlerin Stalin’e getirdiği eleştirilere tavır takınan yazılar yayınladık. Troçkizm üzerine yazılan bir dizi yazı kitaplaştırıldı. Kasım 2016’da, “Troçkizm Üzerine Yazılar” adlı kitap yayınlandı.

KöZ’e göre, Stalin’in unutulması ancak derinleşen tasfiyecilikle açıklanabilir! KöZ, uzun uzun Stalin’in nasıl gündemden düştüğünü, ‘Sol’un tasfiyeciliğe yöneldiği şeklinde genel değerlendirmeler yapıyor. Eleştirimiz KöZ’ün genel değerlendirmeler yapmasına yöneliktir. Tasfiyecilik bağlamında söylenenlerde elbette doğruluk payı da var. 12 Eylül sonrası gelişmeler, Sovyetler Birliği’nin dağılması vb. ertesinde tasfiyeciliğin gelişmesi, proletarya diktatörlüğü öğretisinin savunulmaması, legalizmin moda olması, parlamentoya duyulan umutların artması, sistemin temellerine dokunulmadan, sistemin “demokratik”leşeceği vb. görüşler tasfiyeciliğe örnek olarak verilebilir.

KöZ, “Stalin Dosyası”nı yazmayı yeni hatırlamış olabilir! Ama KöZ, Stalin hakkında başka yapıların yaptığı değerlendirmeleri de yok saymamalıdır. “Stalin Dosyası”nı hazırlayanlar, kendilerinden önce Stalin hakkında yapılan çalışmaları, araştırmaları es geçmektedir. Örneğin Kuzey Kürdistan/Türkiyeli Bolşevikler daha Sovyetler Birliği çökmeden çok önce, 1978’den itibaren Stalin’e yönelen eleştirilere tavır takındı. 1981’de Stalin hakkında kapsamlı araştırmalarını devrimci kamuoyuna duyurdular. Bu araştırma 1990’da, Dönüşüm Yayınları tarafından “Stalin Eleştirileri Üzerine” başlığı altında yayınlandı.

Artık Stalin hatırlanmıyor! KöZ’ün iddiası bu. Arama moturu Google’a, Stalin ismini yazdığınızda karşınıza 38 milyon sonuç çıkıyor. KöZ’ün dünyada Stalin hakkında basılan kitaplardan haberinin olmadığını varsayalım. Kuzey Kürdistan/Türkiye’de son yıllarda Stalin hakkında basılan kimi kitapların dökümü şöyledir:

“Stalin’i Anlamak”, Kemal Okuyan, Yazılama Yayınları, İkinci baskı, Ocak 2016.

“Stalin’in Baş Celladı: Halk Komiseri Nikolay Yezhov”, Marc Jansen/Nikita Petrov, Kalkedon Yayınları, 2014.

“Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı”, Simon Sebag Montefiore, İthaki Yayınları, Ekim 2013.

“Genç Stalin”, Simon Sebag Montefiore, İthaki Yayınları, Kasım 2010.

“Öteki Stalin”, Yuri Jukov, Lena Yayınları, 2014.

“Kürtler ve Stalin”, Hüseyin Can, Ceylan Yayınları, Mayıs 2017.

“Lenin’den Stalin’e Rus Devrimi”, Edward Hallett Carr, Yordam Kitap, 2011.

“Stalin’in Gerçek Yaşamı”, Sandro İberieli, Cinius Yayınevi, 2017.

“Stalin ve Demokrasi Trotskiy ve Naziler“, Grover Furr, Yazılama Yayınevi, Aralık 2012.

“Stalin: Söylence ve Gerçek“, William B. Bland, Su Yayınları, 2009.

Görüldüğü gibi Stalin hakkında, son yıllarda yayınlanan kitapların sayısı az değildir. Stalin, 20. yüzyıla damgasını vurmuş, Nazi İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratmış olan ve Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşa edilmesine önderlik etmiş bir marksist-leninisttir. Stalin adı unutulmadı, unutturulmayacaktır.

Lenin ve Stalin Arasında İlk Görüş Ayrılığı!

KöZ, Aralık 1905’de Finlandiya’nın Tammerfors kentinde toplanan Bolşeviklerin Konferansı’nda ilk defa Stalin ile Lenin arasında görüş ayrılığının ortaya çıktığını şöyle açıklıyor:

“1905’te ayaklanmaya karşı Çar bir danışma meclisi olarak Duma’nın açılmasına izin vermiş, seçimler meselesi konferansın gündemine gelmişti. Yerel komitelerden gelen birçok delege gibi Stalin de bu seçimleri tamamen boykot etmeyi savunuyordu. Lenin parlamento kürsüsünü tamamıyla Menşeviklere ve liberallere bırakmayı istemiyor, bu araçtan da devrimin çıkarına uygun şekilde faydalanılmasını istiyordu. Fakat karşılaştığı kuvvetli muhalefet karşısında geri adım attı ki ileride bunu Bolşeviklerin bir hatası olarak değerlendirecekti.” (Kasım 2016 KöZ Sayısı)

1905 Devrimi’ni tetikleyen, Papaz Gapon önderliğinde işçilerin Çar’a dilekçe sunmak için Kışlık Saray’a yürümeleri ve silahsız işçilerin üzerine ateş açılması sonucu binden fazla işçinin ölmesidir. Çar’ın katliamı sonucu işçi hareketi ve grevler giderek yükseldi. İşçiler, ekonomik grevlerden siyasi grevlere, Çarlık birliklerine karşı yer yer silahlı direnişe geçmeye başladılar. İşçilerin siyasi grevleri Çarlık ülkesini ayağa kaldırdı. Şehirlerden sonra ayaklanma kırsal bölgelere de yansıdı. Çarlık, gelişen eylemlilikleri boğmak için manevralar yapmaya başladı. İşçi-köylü hareketleri eziliyor, milliyetler arasında düşmanlıklar körükleniyordu. Çar, diğer yandan “Devlet Duması” biçiminde bir “temsil kuruluşu” toplamayı vaad ediyordu. Bakan Bulygin’e, böyle bir Duma için proje hazırlaması talimatını verdi. Ama bu Duma’nın hiçbir yasama gücü olmamasını şart koştu. Duma manevrası Çarlık tarafından devrimi boğmak için hazırlanan bir tuzaktı. Bolşevikler, Bulygin Duma’sını boykot etti. Menşevikler ise Duma’ya katılmayı gerekli gördü.

Devrimi boğmak için Çar’ın manevraları devam ediyordu. Çar, 17 Ekim 1905’de, bir “Manifesto” yayınladı. “Bu Manifesto, halka, ‘yurttaşlık özgürlüklerinin sarsılmaz temellerini; gerçek kişi dokunulmazlığını, vicdan ve söz özgürlüğünü, toplantı ve örgütlenme özgürlüğünü’” vaat ediyordu (“Eserler, Cilt XV”,  J.V.Stalin, s.96, İnter Yayınları, Aralık 1990, İstanbul). Bolşevikler, 17 Ekim “Manifestosu”nun bir tuzak olduğunu, işçileri silahlanmaya ve silahlı ayaklanma için hazırlık yapmaya başladılar. 1905 Devrimi yenildi.

Aralık 1905’de, Finlandiya’nın Tammerfors kentinde Bolşeviklerin konferansı toplandı. KöZ’ün iddiası şu: Tammerfors Konferansı’nda, Stalin’le birlikte birçok delege Lenin ile karşı karşıyadır. Lenin, Duma’ya katılmadan yanadır ancak kuvvetli muhalefet karşısında geri çekilmiştir! KöZ, bu iddiasını alıntılarla ispatlama gereği de duymamaktadır. Tammerfors Konferansı’nda, Duma seçimlerine katılıp katılmama sorunu üzerine tartışıldı. Tartışmalar sonucunda Konferans bir karar aldı. Sonuç olarak pratikte Konferans kararına uygun davranıldı. Lenin, tek başına kaldığı dönemlerde bile savunduğu görüşlerden taviz vermedi, doğrunun hâkim kılınması için mücadele etti. Tammerfors Konferansı’nda Lenin’in güçlü muhalefet karşısında, görüşlerinden vazgeçtiği iddiası KöZ’ün uydurmasıdır.

Lenin, Tammerfors Konferansı’ndan sonra yazdığı birçok makalede boykot taktiğinin doğru olduğunu savunmuştur. İşte örnekler:

Ocak 1906

“Aktif Duma boykotu ne demektir? Boykot, seçimlere katılmayı reddetmek demektir. Biz ne Duma’ya girecek temsilcileri, ne ikinci seçmen­leri ve ne de vekilleri seçmek istiyoruz. Aktif boykot sadece seçimlerden uzak durmak anlamına gelmez, aynı zamanda seçim toplantılarından sosyal-demokrat ajitasyon ve örgütlenme için en geniş biçimde yararlan­mak demektir. Toplantılardan yararlanmak ise, gerek legal (seçmen listelerine kaydolarak), gerekse illegal biçimde bu toplantılara girerek sosyalistlerin tüm programını ve bütün görüşlerini açıklamak, bu Duma’nın tüm yalancılığını ve sahtekârlığını göstermek ve kurucu meclis için mücadeleye çağırmak demektir.

Seçimlere katılmayı neden reddediyoruz?

Çünkü seçimlere katılmakla, elimizde olmadan halkın Duma’ya beslediği inancı desteklemiş ve halk temsilciliğinin bu taklidine karşı mücadelemizi zayıflatmış oluruz. Duma bu parlamento değil, otokrasinin kurduğu bir tuzaktır. Seçimlere katılmayı reddederek bu tuzağı bozmak zorundayız.” (“Seçme Eserler”, Cilt III, V.İ.Lenin, s. 343, İnter Yayınları, Ağustos 1994, İstanbul).

Eylül 1906

“Duma’nın dağıtılması, boykotun 1906 ilkbaharı koşullarında genelde hiç kuşkusuz taktik bakımdan doğru ve yararlı olduğunu şimdi gayet açık şekilde göstermiştir. O günkü koşullar altında sosyal-demokrasi görevini ancak boykotla yerine getirebilirdi: halkı Çar’ın anayasasına karşı uyarma zorunluluğu, Kadetlerin cafcaflı seçim yalanlarını eleştirme zorunluluğu — her ikisi de (uyarı ve eleştiri) Duma’nın dağıtılmasıyla parlak biçimde doğrulanmıştır.” (Age, s.373).

Görüldüğü gibi KöZ, Stalin ile Lenin’i karşı karşıya getirme ve Stalin ile Lenin arasındaki ilk ayrılığın Tammerfors Konferansı’nda başladığı şeklindeki çabalaması boşunadır. Lenin, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nden sonra yazdığı “’Sol Radikalizm: Komünizmin Çocukluk Hastalığı” adlı eserinde  “Zaten Bolşeviklerin 1906 yılında “Duma”yı boykot etmesi, küçük ve kolay düzeltilebilir de olsa bir hataydı” demektedir (“Seçme Eserler”, Cilt X, V. İ. Lenin, s. 89, İnter Yayınları, Haziran 1997, İstanbul). Lenin geriye dönük olarak bir değerlendirme yapmaktadır. Lenin, “’Sol Radikalizm: Komünizmin Çocukluk Hastalığı” adlı eserini Nisan 1920’de yazdı. 1920’de; 1906 “Duma” boykotunun yanlış olduğu değerlendirmesine dayanarak, Lenin’in Tammerfors Konferansı’nda, güçlü muhalefet karşısında görüşlerinden vazgeçtiği iddiası ispatlanmayacak bir iddiadır.

Devrimci Bir Partinin Gerekliliği Sorunu ve Birinci Enternasyonal

KöZ şöyle diyor: “Ancak devrimci partinin gerekliliği konusunda hiçbir teredüte yer bırakmayacak kadar net olan Marx’ın devrimci partinin sürekliliği konusundaki aynı derecede net değildir. Hatta politik pratiğine bakıldığında Marx’ın bu konuda düpedüz yanlış bir tutumu olduğunu söylemek mümkündür. Devrimci partinin ancak devrimci bir dönemde anlamlı bir varlığının olacağından yola çıkan Marx 1848 devrim dalgasının sönmesinin ardından Komünistler Birliği’nin kapatılmasının, 1871’de Paris Komünü’nün yenilgisinin ardından 1. Enternasyonal’in New York’a taşınıp tasfiye edilmesinin yolunu döşemiştir.”(Kasım Sayısı 2016)

“Devrimci partinin sürekliliği konusunda” Marx’ın net olmadığını söylemek, Marx’ın öğretisinin kavranmadığına en iyi örnektir. KöZ, Marx’ın “Devrimci partinin sürekliliği konusunda” net olmadığını söylerken, bu söylemini Marx’a dayanarak ispatlama gereğini duymuyor. Komünistler Birliği Tüzüğü’nde Marx şöyle der:

“1. Komünistler Birliği’nin amacı, her türlü propaganda ve politik mücadele araçlarıyla eski toplumu parçalama  –burjuvaziyi devirme–, proletaryanın fikirsel, politik ve ekonomik kurtuluşunu komünist devrimi gerçekleştirmektir. Birlik, proletaryanın mücadelesinin geçmek zorunda olduğu çeşitli gelişme aşamalarında, sürekli olarak proletaryanın bütün devrimci güçlerini kendi içinde birleştirmeye ve örgütlemeye çalıştığı gibi, sürekli olarak tüm hareketin çıkarlarını temsil eder; proleter devrimi nihai hedefine ulaşmadıkça gizli ve dağıtılmazdır. (“Örgütlenme Üzerine, Tüzükler”, Lenin&Stalin, s.171, İnter Yayınları).

Görüldüğü gibi Komünistler Birliği’nin ilk çıkış noktasında, Birlik’in amacının ne olduğu çok net olarak ortaya konulmaktadır. İlk çıkış noktasında, eski toplumu parçalamak için “politik mücadele araçları”ndan bahsedilmektedir. Daha sonra Birinci Enternasyonal’in Lahey Kongresi’nde, politik mücadele araçları”nın sosyalist parti olduğu belirtilmektedir. Komünistler Birliği, proletaryanın ilk enternasyonal örgütüdür. Birliğin kuruluşunun ön aşamasında Marx ve Engels, bütün ülkelerdeki sosyalistleri/işçileri ideolojik ve örgütsel olarak birleştirmek için mücadele ettiler. 1847 başlarında Marx ve Engels, gizli bir Alman derneği olan Adalet Birliği’ne katıldı. Haziran 1847’de, Londra’da yapılan kongrede dernek Komünistler Birliği adını aldı. Komünistler Birliği’nin isteği üzerine Marx ve Engels, 1848’de Komünist Partisi Manifestosu’nu kaleme aldılar. Komünistler Birliği’nin amacı, burjuvaziyi alaşağı etmek, sınıf karşıtlıklarına dayalı eski burjuva toplumunu ortadan kaldırıp sınıfların ve özel mülkiyetin olmadığı bir toplum kurmaktı. Marx ve Engels, ilk yola çıktıklarında amaçlarının ne olduğunu net biçimde ortaya koydular. Komünistler Birliği, devrimci proleterlerin yetiştiği bir okul, proletarya partisinin nüvesi ve Birinci Enternasyonal’in öncülü olarak önemli bir tarihsel rol oynadı. Komünistler Birliği, Kasım 1852 tarihine kadar varlığını sürdürdü.

Komünistler Birliği’nin tüzüğünde amacını açıkça formüle eden Marx’ın bu tespitlerinden bu yana 170 yıl geçti. Marx’ın “devrimci partinin sürekliliği konusunda” net olmadığını savunan KöZ, öncelikle aynayı kendisine tutmalıdır. “Amaç ve İlkelerimiz“ broşüründe ilkelerini ortaya koyan KöZ, komünist topluma nasıl gidileceği konusunda belirsiz bir çizgiye sahiptir. KöZ, demokratik devrimi, sosyalist devrimi reddetmektedir. “Hem «demokratik devrim»cilik hem de «sosyalist devrim»cilik menşevizmden beslenir“ tespitini yapmaktadır. (Age, s.23) KöZ, “proleter devrim” yapacak! Proleter devrim nasıl olacak? Rusya’da, Lenin Sosyalist Devrim şiarını attığında Menşevizmden mi etkilendi? Büyük Sosyalist Ekim Devrimi başarıya ulaştığında, Menşevizmin damgasını mı taşıyordu? Kafa karışıklığına sahip olan KöZ, Marksizm’in–Leninizm’in abecesi olan ilkeleri kavramamaktadır.

Marx’ın yaşadığı dönem, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemidir. Marx’ın yaşadığı dönem, emperyalizm olgusunun henüz olmadığı, dünya üzerinde kapitalizmin ancak dünyanın küçük bir bölümünde egemen olduğu bir dönemdir. Marx, dünyanın gelişmesinin ne yönde olacağını, proletaryanın bütün insanlığı sömürüden kurtarma yeteneğine sahip tek sınıf olduğunu söylüyordu. Marx, geleceğin proletarya önderliğinde gelişecek proleter dünya devriminde, sosyalizmde, komünizmde olduğunu görüyordu. O, proletaryanın devrimini kapitalist dünya çapında bir devrim olarak düşünüyordu. Bütün ülkelerin proleterlerinin mücadelelerini birleştirebilmek için proleter örgütlerin uluslararası alanda birliğini savunuyordu.

KöZ, Marx’ın “Devrimci partinin ancak devrimci bir dönemde anlamlı bir varlığının olacağından” yola çıktığını savunuyor! Bu tespit Marx’a atılan bir iftiradır. KöZ, Marx’ı, Troçki ile karıştırıyor. Öyle ya Troçki de devrimin yükseliş dönemlerinde ortaya çıkıyor, devrimin gerileme dönemlerinde ortadan kayboluyordu. KöZ, dönemin koşullarını dikkate almadan 2017’nin penceresinden Marx dönemini değerlendiriyor! Marx ve Engels, zor koşullarda mücadele ediyorlardı. 1848 Şubat Devrimi patlak verdiğinde Marx, Belçika’dan sınırdışı edildi. Önce Paris’e, Mart’ta ise Almanya’ya gitti. Almanya’da, karşıdevrim Marx’ı yargı önüne çıkardı. Şubat 1949’da beraat ettikten sonra Almanya’dan da sınır dışı edildi. Önce Paris’e, sonra ölümüne kadar yaşadığı Londra’ya gitti.

Birinci Enternasyonal kurulduğunda, Marksizm işçi sınıfı hareketi içerisinde sosyalizm adına konuşan diğer akımlardan daha güçlü değildi. Marksizm, henüz kendisini bilimsel sosyalizm olarak kabul ettirmiş değildi. Proleter olmayan gruplarda, Birinci Enternasyonal’de yer alıyordu. Marx ve Engels’in amacı, proleter olmayan gruplara karşı ideolojik mücadele vermek ve Marksizmin esas akım haline gelmesini sağlamaktı. Bu dönemde, aynı zamanda sosyalizm adına konuşan bütün akımları, işçi sınıfı içinde asgari müşterek temellerde birleştirmekti.

Eylül 1872’de yapılan Lahey Kongresi’nde önemli kararlar alındı. Bu kongrede, tüzüğün yedinci maddesine bir ek yapıldı. Ek şöyledir:

“Madde 7 a. Proletarya, mülk sahibi sınıfların kolektif gücüne karşı mücadelesinde, ancak mülk sahibi sınıflar tarafından kurulmuş eski partiler karşısında ayrı bir siyasal parti haline gelirse, bir sınıf olarak davranabilir.

Proletaryanın siyasal bir parti haline gelmesi, toplumsal devrimin ve onun nihai hedefinin, sınıfların kaldırılmasının, zaferinin güvence altına alınması için vazgeçilmezdir.

İşçi sınıfının, iktisadi mücadele ile zaten sağlanmış olan güçbirliği, bu sınıfın elinde, kendisini sömürenlerin siyasal iktidarına karşı mücadelesinde de bir manivela olmalıdır.

Toprak ve sermaye beyleri, iktisadi tekellerini savunmak ve sürdürmek ve emeği köleleştirmek için, hep siyasal ayrıcalıklarından yararlandıklarına göre, proletaryanın büyük görevi siyasal iktidarı ele geçirmek olmalıdır. (“Seçme Yapıtlar”, Marx&Engels, Cilt II, s. 347-348, Birinci Baskı, Sol Yayınları, Temmuz 1977, Ankara).

Görüldüğü gibi tüzüğe eklemeler yapılarak, işçi partileri ve sosyalist partilerin ayrı bir siyasal parti haline gelmeleri gerektiği belirtilmektedir. Artık sorun, işçi sınıfı içinde tüm akımları asgari müşterekte birleştirmekten çok işçi sınıfının marksist bir platform temelinde birliğinin sağlanması, marksist/sosyalist partilerin yaratılması sorunuydu. Birinci Enternasyonal kurulduğu biçimiyle artık miadını doldurmuş bir örgüttü. Lahey Kongresi’nde çok açık olarak Bakünincilerle bir ayrışma yaşandı. Bakünincilerin bir bölümü “Genel Konsey”in dağıtılmasını, bir bölümü ise “Genel Konsey”in yetkisini gelen mektuplara cevap vermekle sınırlamak gerektiğini savunuyordu! “Genel Konsey”in New York’a taşınmasını öneren Engels’dir. “Genel Konsey”in Nev York’a taşınmasının nedenleri vardı. Paris Komünü yenilmişti. Avrupa karşıdevrimciliği Enternasyonal’e karşı bir sürek avı başlatmıştı. “Genel Konsey”in çalışma koşulları olağanüstü kötüleşmiş durumdaydı. Amerika’daki ortam Avrupa’ya göre biraz daha demokratikti! Lenin Birinci Enternasyonal hakkında şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

“Birinci Enternasyonal tarihsel rolünü oynayıp yerini, dünyanın bütün ülkelerinde işçi hareketinin enlemesine geliştiği, tek tek ulusal devletler zemininde sosyalist işçi kitle partilerinin yaratıldığı çağa bıraktı.” (“Seçme Eserler”, Lenin, Cilt XI, s. 24, İnter Yayınları, Aralık 1997, İstanbul).

“Genel Konsey”in New York’a taşınması üzerine tartışıldı ve Nev York’a taşınması kararı alındı. Birinci Enternasyonal, 15 Temmuz 1876’da Philadelphia’da toplanan delegeler konferansının aldığı bir kararla kendi kendini dağıttığını ilan etti. Birinci Enternasyonal’in dağıtılması doğru bir karardır. Engels, 12 Eylül 1874’te, Sorge’ye yazdığı mektupta, Birinci Enternasyonal hakkında bir değerlendirme yapar ve şöyle der: “Öyle inanıyorum ki, bir sonraki Enternasyonal –Marx’ın yazdıkları bir kaç yıl etkisini gösterdikten sonra– doğrudan komünist olacaktır ve bizim ilkelerimizin üzerinde yükselecektir.” (“Seçme Yapıtlar”, Marx ve Engels, Cilt II, s. 519, Birinci Baskı, Sol Yayınları, Temmuz 1977, Ankara).  

Marx, “Gotha Programının Eleştirisi, Alman İşçi Parti’sinin Programı’na Kenar Notları”ında,   sosyalist devrim, proletarya diktatörlüğü, kapitalizmden komünizme geçiş dönemi, komünist toplumun iki evresi, sosyalizmde toplumsal ürünün üretimi ve dağıtımı ve komünizmin belli başlı özellikleri, proleter enternasyonalizmi ve işçi sınıfı partisi gibi, bilimsel komünizmin belli başlı konularına ilişkin birçok düşüncesini formüle etti. Marx ayrıca “Alman İşçi Parti’sinin Programı’na Kenar Notları”ında, devlet ve proletarya diktatörlüğüne ilişkin teorisini de geliştirdi. Kapitalizmden komünizme geçişte özel bir aşamanın ve buna tekabül eden "proletaryanın devrimci diktatörlüğü"nün tarihsel zorunluluğuna ilişkin önemli bir önermede bulundu. Marx , “Alman İşçi Partisi’nin Programı’na Kenar Notları”nda şöyle der:

“Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinin diğerine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna bir de siyasi geçiş dönemi tekabül eder ki, onun devleti, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” (“Gotha Programı’nın Eleştirisi”,  Marx, s. 37, İnter Yayınları, Kasım 1999, İstanbul).

Lenin, Marx’ın öğretisi hakkında şu değerlendirmeyi yapar:

“Marx’ın devlet ve sosyalist devrim sorununa uyguladığı sınıf mücadelesi öğretisi, zorunlu olarak, proletaryanın politik egemenliğinin, onun diktatörlüğünün, yani hiç kimseyle paylaşılmayan ve doğrudan doğruya kitlelerin silahlı zoruna dayanan bir iktidarın (bby) tanınmasına götürür. Burjuvazinin devrilmesi ancak, burjuvazinin kaçınılmaz, çılgınca direnişini bastırma ve ekonominin yeniden düzenlenmesi için tüm emekçi ve sömürülen yığınları örgütleme yeteneğine sahip proletaryanın egemen sınıf haline yükselmesiyle gerçekleştirilebilir.” (“Devlet ve Devrim”, Lenin, s. 36, İnter Yayınları, 1999 İstanbul).

Marx’ın devrimci partinin sürekliliği konusunda net olmadığını ve Birinci Enternasyonal’in “Genel Konsey”ini New York’a taşıyarak, Birinci Enternasyonal’i tasfiye etmenin yollarını döşediği şeklindeki safsatalar gerçeği yansıtmamaktadır. Marx’ın öğretisinden biraz haberi olan bir örgüt, Marx hakkında bu değerlendirmeleri yapamaz, yapmamalıdır.

Sosyalizmden Geri Dönüş Sorunu

KöZ’ün kimi değerlendirmeleri hakkında daha önce dergimizin 158, 162, 176 ve 186. sayılarında tavır takınmıştık. “Stalin Dosyası”nda da daha önce tavır takındığımız kimi görüşler tekrarlanıyor. Örneğin Leninist partinin yapısı, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresine sahip çıkmak, Komintern’in dağıtılması vb. geri dönüş sorununda daha önce tavır takınmamıza rağmen, bu yazımızda biraz daha sorunun üzerinde durmak istiyoruz. KöZ şöyle yazıyor:

“ KöZ, Bolşevik Partisinin yozlaşmasını da nesnel etmenlerle açıklamak yerine Bolşeviklerin kendi yetersizlikleri ve yanlışları ile açıklamaktadır. Stalin dosyasını açarken altı çizilmesi gereken ikinci ayrım noktası burasıdır.” (...)

“Maocu ve hocacı akımlar SSCB’de kapitalizmin restorasyonu için 1964 yılını esas alsalar da karşıdevrimi revizyonist kliğin partiyi ele geçirdiği 1956 yılındaki XX. Kongre ile başlatırlar.” “Maocu/Hocacı akımlar ise revizyonistlerin partide hakim olmasını esas olarak İkinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca komünist kadronun ölmesi ile açıklar.”(Kasım Sayısı)

KöZ, Bolşevik Parti’nin yozlaşmasının Lenin’in ölümü ile başladığını, Lenin dönemindeki Komünist Enternasyonal çizgisi ile Lenin sonrası Komünist Enternasyonal çizgisi arasında fark olduğunu, Stalin döneminde Komünist Enternasyonal’in kongrelerini yapamaz hale geldiğini ve dağıtıldığını yazmaktadır! Sosyalizmden geri dönüşte belirleyici olanın elbette parti olduğu bir gerçektir. Ancak KöZ, objektif koşullarında bir etkisinin olabileceği gerçeğini es geçiyor. İkinci Dünya Savaşı’nda “milyonlarca komünist kadro” ölmedi. 600 bin parti üyesi öldü. KöZ, başka yapılar hakkında değerlendirme yaparken, şöyle diyorlar, böyle diyorlar, tespitlerini yapıyor. Somut olarak alıntılarla iddialarını ispatlama gereği duymuyor. Bütün devrimci örgütler aynı torbaya konulmakta ve genel değerlendirmeler yapmaktadır. Alıntı yapılan yerlerde de, alıntıların kaynağı verilmemektedir. Sosyalizmden geri dönüş sorununda bizim savunduğumuz görüşler tezler halinde şöyledir:

“Bir Genel Değerlendirme Denemesi/Tezler:

Rusya (daha sonra SSCB), şimdiye dek, RKP(B) (Daha sonra SBKP (B); 1952’den sonra SBKP) önderliğinde sosyalist devrimin zafer kazandığı ve proletarya diktatörlüğünün bir süre de olsa yaşandığı tek ülkedir. Bu yüzden sosyalizmin inşası ve sosyalizmden geri dönüş konusunda yapılan analizin çıkış noktası olarak Sovyetler Birliği deneyimi temel alınmalıdır. Bugünkü mücadelemiz için öncelikle Sovyetler Birliği’ndeki toplumsal süreçlerin teori ve pratiğinin değerlendirilmesi ve bunlardan öğrenilmesi gereklidir.

İkinci Dünya Savaşı ertesinde kurulan halk demokrasili devletler, proletarya diktatörlükleri değildir. Buralarda proletarya diktatörlüğüne geçiş için olumlu şartlar doğru bir biçimde değerlendirilmemiş; proletarya diktatörlüğü marksist-leninist öğretisi çarpıtılarak, demokratik halk iktidarları, proletarya diktatörlüğünün özgün bir biçimi ilan edilmiştir. ÇHC’de, BPKD döneminde proletarya diktatörlüğünün kurulması yönünde belli radikal atılımlar yaşanmış olmasına rağmen, proletarya diktatörlüğüne geçiş başarılamamıştır.

İlk proletarya diktatörlüğü deneyimi olan Paris Komünü 72 gün yaşamıştır. Paris Komünü sosyalizmin inşası konusunda ancak genel bazı ilkeleri ve alınması gereken tedbirleri ilan edebildi ve fakat bunları hayata geçirebilecek durumda değildi.

Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist inşa deneyimi, insanlık tarihi açısından anlık bir zaman dilimi içinde yaşanmış olan ilk ve şimdiye kadarki tek sosyalizmi inşa deneyimidir. Gerisinde hatalarından da öğreneceği herhangi bir sosyalizmi inşa deneyimi yoktur. Pratik inşa konusunda hemen her şey, Lenin tarafından Rusya Devrimi pratiği içinde geliştirilen, yeni bir aşamaya yükseltilen Marksizm’in teorisine de dayanarak, deneme/yanılma yoluyla da öğrenerek yapılmak durumundadır. Toplumun bütün çalışma ve diğer yaşam alanlarında; temelde ve üst yapıda, sınıf ilişkilerinde, tüm insani ilişkilerde gerekli olan radikal değişiklikler konusunda hemen her şey pratikte ilk kez yapılmak durumundaydı. Her ilkte olduğu gibi, pratik içinde deneyip, eleştiri–özeleştiri yöntemiyle doğru olan, ileriye götüren bulunmak, işe yaramayan bir kenara konmak zorundaydı. Bazen ilerlemek için geri adımlar atıp, başka yollar, yöntemler bulunmak, yeniden başlamak gerekiyordu. Sömürüsüz, antagonist sınıfların olmadığı bir toplum yaratmak, devrimi kesintisiz sürdürerek komünizme yürümek projesinin bu ilk gerçek uygulamasında yanlışlar, yetersizlikler, kimi çıkmazlara girmek kaçınılmazdı.

Sovyetler Birliği’nde proletarya diktatörlüğü 1917 Ekim Devrimi’nin hemen ertesinde kuruldu. Fakat bu proletarya diktatörlüğü ilk yıllarında emperyalist devletlerin dış desteğine sahip iç gericiliğe karşı bir iç savaş yürütmek zorunda kaldı. Bu dönemde uygulanan savaş komünizmi, iktidarın ayakta kalabilmesi için uygulanan, geçici ve zorunlu bir aşama idi. Batı Avrupa’da beklenen sosyalist devrimler gelmeyince Rusya tek başına, etrafı emperyalist kapitalist dünya ile çevrili olunan şartlarda, sosyalizmi tek ülkede inşa görevi ile karşı karşıya kaldı. Proletarya diktatörlüğü devrimin ilk yıllarında esas olarak demokratik devrimin çözülmemiş görevlerini çözdü. İç savaş kazanıldıktan sonra geniş köylü kitlelerinin, kent küçük ve orta burjuvazisinin proletarya diktatörlüğüne karşı, karşı devrim saflarına geçmesini engellemek ve sosyalizmin maddi temellerini geliştirmek için NEP'e geçildi. 1929 yılında kırda karşı devrimin sınıfsal temelini oluşturan kulaklara karşı, kısıtlama siyasetinden tasfiye siyasetine geçildi. Bu siyaset aslında sömürücü burjuvazinin arta kalan kesimini sınıf olarak ortadan kaldırmak için ikinci bir devrim hareketi idi. Bu devrim 1934’de kulakların sınıf olarak tasfiyesi ile zafere ulaştı.

Sovyetler Birliği’nde proletarya diktatörlüğü şartlarında çok zor şartlar altında, etrafı emperyalist ve gerici abluka altındaki tek bir ülkede sosyalizmin inşasına girişilmiş ve sosyalist inşada kısa sürede büyük başarılar elde edilmiştir.

 Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizmi inşa deneyimi, inşa döneminde yapılan bütün hatalara rağmen, proletarya diktatörlüğü şartları altında hayatın bütün alanlarında işçiler ve emekçiler lehine muazzam kazanımların mücadeleyle elde edilebileceğini, işçi ve emekçilerin hayatının proletarya diktatörlüğü şartlarında kökten değiştirilebileceğini göstermiştir. Hiçbir sonraki gelişme, hiçbir “geri dönüş” proletarya diktatörlüğü altında elde edilen muazzam kazanımları ortadan kaldıramaz, unutturamaz. Bu bağlamda proletarya önderliğindeki demokratik halk iktidarları döneminde de işçiler ve emekçiler açısından hayatın her alanında elde edilen kazanımlar, hiçbir burjuva iktidarı döneminde kazanılmış ve kazanılabilecek başarılarla karşılaştırılamayacak kadar büyüktür.

Sovyetler Birliği’nde 1917’de Ekim Devrimi ertesinde kurulan proletarya diktatörlüğü, proletaryanın öncü kesimini kazanmış olan, proletarya ile yoksul köyülülüğün ittifakını pratikte sağlamış olan komünist partisinin (Bolşevik Parti’nin) iktidarı hiçbir burjuva partisi ile paylaşmadığı bir diktatörlüktür. Bolşevik Parti bu diktatörlüğün siyasi yönetici/yönlendirici gücüdür.

Sovyetler Birliği’nde proletarya diktatörlüğü, Kruşçef modern revizyonist kliği şahsında, burjuvazinin SBKP(B)’de ve dolayısıyla SBKP(B) önderliğindeki tüm devlet ve ekonomi aygıtında iktidarı ele geçirmesi ile sonlanmıştır. Revizyonizmin egemenliği burjuvazinin egemenliğidir. Revizyonizmin egemen olduğu yerde proletarya diktatörlüğünden, dolayısıyla sosyalizmden de söz edilemez. Revizyonizmin egemenliği altında “yaşayan sosyalizm” ülkeleri ilan edilen ülkeler, gerçekte yeni tipte bir burjuvazinin, bürokrat-teknokrat devlet burjuvazisinin sosyalist maskeli, sosyal faşist diktatörlükleridir.

Modern revizyonist Kruşçef kliğinin Sovyetler Birliği’nde iktidarı bütünü ile ele geçirdiği SBKP 20. Parti Kongresi’nde resmen ilan edilmiştir. 20. Parti Kongresi’nin önemi, açıkça bütünlüklü revizyonist bir çizgiyi Parti Kongresi’nin yüksek otoritesi ile resmi parti çizgisi haline getirmesidir.

SBKP’de revizyonizm bir anda, 20. Parti Kongresi ile egemen hale gelmemiştir. Bu tarih, bu egemenliğin resmen ve açıkça ilan edildiği tarihtir yalnızca. Revizyonizm aslında Stalin’in parti önderliğini yaptığı yıllarda da değişik biçimlerde kendisini göstermiştir. Reziyonizm, Sovyetler Birliği’nde 1930’lu yılların ortalarından itibaren parti, devlet ve ekonomi örgütlerinde yöneticiler arasından çıkan, ekonomik olarak küçük üreticilerin ve kolektif çiftçilerin; devlet işletmeleri ve kolektiflerde yöneticilerin; parti ve devlet bürokrasisinde kendi çıkar ve imtiyazlarını “sosyalizm” maskesi adı altında siyasi olarak savunan görüşler biçiminde kendisini göstermektedir. Sovyetler Birliği’nde 1930’lu, 1940’lı yıllarda da bu görüşlere ve taşıyıcılarına karşı sürekli ideolojik ve siyasi mücadele yürütülmüştür. Bu mücadelede yöntemde yer yer küçümsenmeyecek hatalar yapılmıştır. Yöntemdeki bu hatalar revizyonistlere önemli fırsatlar sunmuş, revizyonistler kendilerini gizleme imkânı bulmuştur. 1950’li yılların başlarında yer yer kendisini gizleyen revizyonizm parti içinde çok önemli mevziler kazanmış durumdadır.

Bunda, bir yandan İkinci Dünya Savaşı içinde verilen muazzam kadro kayıpları ve diğer yandan İkinci Dünya Savaşı ertesinde yeniden inşada kazanılan büyük başarıların yarattığı “sosyalizm kesin zafer kazandı, artık geri dönüş mümkün değildir” düşüncesinin yaygın olduğu ortam, belirleyici rol oynamıştır. Aslında bu düşüncenin yanlış olduğunu, 1952’deki 19. Parti Kongresi Raporu’nun “Parti” bölümü açıkça ortaya koymaktadır. 19. Parti Kongresi’nin “Parti” başlıklı bölümü aslında revizyonizmin parti içinde ne büyük tehlike haline gelmiş olduğunu göstermektedir. SBKP içinde ve DKH içinde İkinci Dünya Savaşı ertesinde iyice gelişen revizyonist görüşlere karşı en başta Stalin mücadele etmiştir.

Stalin’in 1953 Mart’ında ölümü SBKP’deki revizyonistlerin önündeki tek ve son freni de ortadan kaldırmış, Stalin’in ölümünden sonra, Temmuz 1953’te yapılan MK toplantısında, Kruşçef revizyonizmi ekonomi politikasında, Stalin’in katıldığı Politik Ekonomi Ders Kitabı tartışmalarında görüşlerini açıkladığı, “SSCB’de Sosyalist Ekonominin Problemleri” adı altında toplanan yazılarında açıkça karşı çıktığı kimi kararları almayı başarmıştır. Söz konusu toplantıda alınan ilk ekonomik kararlardan biri Makine Traktör İstasyonları’nın tasfiyesine götürecek yolu açan bir karar; bir diğeri ağır sanayinin öncelliğini konjonktürel olarak gören bir karardır. Bu aslında revizyonizmin daha Stalin’in son döneminde, partinin yönetici kesimi açısından çoğunlukta olduğunu, bu kesimin kendisini gizlediğini gösteren bir olgudur. Revizyonist çizginin daha bu dönemde resmi parti çizgisi haline gelmesini engelleyen faktör Sovyetler Birliği ve SBKP ve bütün Dünya Komünist Hareketi içinde haklı bir saygınlığa ve otoriteye sahip olan Stalin’in varlığıdır.

Bu durum 1953-1954 yıllarında SBKP içinde örgütlenmiş olan komünistlerin önemli bölümünün de gerçek anlamda Marksizm-Leninizm bilimini içselleştirmiş komünistler olmadığını, parti üyelerinin çoğunluğunun marksist-leninist görüşlerle, Marksizm-Leninizm adına savunulan revizyonist görüşler arasındaki ayrımı yapacak durumda olmadığını göstermektedir. Bu durum revizyonistlerin görüşlerini önemli bir direnişle karşılaşmadan parti çizgisi haline getirebilecek durumda olduklarını göstermektedir. Öncü örgütün durumunun bu olduğu bir ortamda Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizmin henüz işçi ve emekçi kitlelere mal olmamış, yeterince gelişmemiş olduğu çıplak bir gerçektir. Sonuçta bir kişinin varlığı veya yokluğu sosyalizmin varlığı veya yokluğunu belirleyecek durumdaysa, o zaman Sovyetler Birliği’nde işçi ve emekçilerin sosyalizme sahip çıktıklarını, onu içselleştirdiklerini söylemek, sosyalist düzenin geri döndürülemeyecek biçimde sağlam olduğunu söylemek yanlıştı, yanlıştır.

Bu durumda Stalin’in ismi ve kişiliği etrafında yaratılan kişiye tapma kültünün büyük payı vardır. Bu kültün arkasına en ateşli Stalin savunucuları olarak gizlenen revizyonistlerin gerçek yüzünü tabandaki birçok gerçek komünist ve sosyalizmi gerçekten isteyen işçi ve emekçi yığınları görmemiş, görememiştir. Kişiye tapma kültü aslında geçmiş sömürücü toplumlardan devralınan bir kötülüktür. Stalin konusunda kişiye tapma kültünün yaratıcıları ve en ateşli savunucuları ve geliştiricileri, 20. Parti Kongresi’nde bu külte karşı mücadele adına Marksizm-Leninizm’e saldıran revizyonistler olmuştur. Başta Stalin olmak üzere SBKP içindeki ML’lerin bu külte karşı mücadeleleri yeterli bir mücadele değildir. Bunun tehlikeleri marksist-leninistlerce yeterince görülmemiştir, tersine bu tehlike küçümsenmiştir.

Geri dönüş konusunda marksist-leninistlerin yaptığı en önemli teorik/siyasi hata, 1930’lu yılların ortalarında ulaşılmış olan büyük başarıyı (eski toplumun sömürücü sınıflarının tasfiye edilmiş olmaları başarısını) “kapitalizmin restorasyonunun tüm kaynaklarının kurutulması” olarak değerlendirmiş olmalarıdır. Bu her dönemde de var olan küçük üretimden; kollektif çiftlik mülkiyeti içinde gelişen küçük mülkiyetten; kolektif çiftlik mülkiyetinden/grup mülkiyetinden kaynaklanan ekonomik, ideolojik ve siyasi tehlikelerin küçümsenmesi veya görülmemesi anlamına geliyordu. Eski toplumun kalıntılarının gücünün, geleneklerin, alışkanlıkların gücünün küçümsenmesi anlamına geliyordu. Bunun yanında geri dönüş sorunu yalnızca eski kapitalist toplumun –şimdi sınıf olarak tasfiye edilmiş olan– sömürücü sınıflarının iktidarının yeniden kurulması sorunu olarak görülüyor; bizzat yeni kurulan toplumun içinde yönetici bürokrat-teknokrat kesim içinden yeni bir burjuvazinin çıkma tehlikesi yeterince görülmüyordu. Sovyetler Birliği’nde sosyalizmden “Geri dönüş” eski sömürücü sınıfların iktidarının restorasyonu biçiminde değil, sosyalizmde yeni toplumun bağrından çıkıp gelişen yeni tipte bir burjuvazinin, bürokrat-teknokrat devlet burjuvazisinin iktidarı ele geçirmesi biçiminde oldu.

 Bu yeni tipte burjuvazinin özelliği esas olarak, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip olan, bu konumları ile üretim aracı üzerinde özel mülkiyete sahip olmayan ve yaşamak için emeklerini satmak zorunda olan, işçileri-emekçileri sömüren eski tipte burjuvaziden ayrı olarak, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip olmamasıdır. Bu burjuvazi tanımını üretim araçları üzerinde özel mülkiyet üzerinden tanımlayan Marksizm için yeni bir olgu, yeni bir görüngüdür. Sosyalist Sovyetler Birliği’nde ve yeni demokratik ülkelerde ortaya çıkan ve gelişen bu yeni tipte burjuvazinin emekçileri sömürüsü doğrudan özel mülkiyet sahipliği üzerinden ücretli emek satın almak ve artı değere bu yolla el koymak biçiminde yürümez. Bunlar görünürde toplumun diğer üyeleri gibi toplumdan emekleri karşılığında, emekleri oranında pay alan bürokratlar, teknokratlardır. Bunları diğer emekçilerden ayıran temel özellik yönetici, karar alıcı, toplumsal mülkiyetin nasıl kullanılacağı konusunda belirleyici konumlarıdır. Bunlar toplumsal mülkiyet üzerinde tasarruf hakkına sahiptir. Neyin, ne ölçüde, nasıl üretileceğine, toplumsal ürünün kimler arasında nasıl paylaşılacağına son çözümlemede bunlar karar verir. Toplumsal mülkiyetin nasıl kullanılacağına karar verme konumları, onları toplumun diğer kesimlerinden ayırır. Sosyalist demokrasinin henüz fazla gelişmemiş olduğu, toplumda sosyalist komünist düşüncelerin henüz içselleştirilmemiş olduğu bir ortamda –ki bu başlangıcında, kapitalist toplumdan çıkıp gelen bir sosyalist toplum, bir kaç kuşak içinde zaten olacak bir iş değildir– bu kesimin bu konumunu kendi zenginleşmesi için kullanması için bütün şartlar vardır. Bu kesimin bu konumlarını kendi zenginleşmeleri için kullanmaları halinde, bu kesimin ekonomik olarak da, toplumsal zenginlikten toplumun geri kalan büyük çoğunluğundan onlarca kez fazla alması; imtiyazlarını sürekli genişletmesi ile ortaya yaşam tarzları itibarıyla, toplumsal zenginlikten aldıkları pay itibarıyla kapitalist toplumdaki burjuvaziden özde farkı olmayan partiyi, sosyalist devlet aracını kullanan yeni tipte bir burjuvazi çıkar: Bürokrat/teknokrat devlet burjuvazisi. Modern revizyonizm bunların ideolojisi ve siyasetidir.

Sovyetler Birliği’nde sosyalizmden “geri dönüş”ün ekonomideki sınıfsal temelleri şunlardır:

Sanayide: Devlet işletmelerinde büyük ekonomik fonların (müdür fonu) yönetimi tek başlarına kendilerine verilmiş olan, büyük imtiyazlara ve imtiyaz dağıtma imkânlarına sahip işletme müdürleri; onların yardımcıları; işletme bürokrasisinin yönetici kesimleri; işletmelerde plan hedeflerine varıldığında ve bunlar aşıldığında büyük ikramiyeler alan kısım şefleri. Birçoğu işçilikten çıkıp gelen, “yükselen” yeni teknokrat Sovyet aydınlarıdır. Tabii ki burada saydığım kesimler içinde yozlaşmayan komünistler de vardır. Bunlar revizyonizmin egemenliği sürecinde tasfiye edildiler.

Tarımda: Sovhozlarda ve en başta da kolhozlarda toplumsal fonların kullanılmasında belirleyici konumda olan, büyük fonların nasıl kullanılacağı konusunda “tek başlarına” karar verme yetkisine sahip yöneticiler; bunların yardımcıları; bunların yanında kolhozlarda giderek büyüyen kolhoz çiftçilerinin “kişisel çiftlikler”indeki özel mülkiyet ve küçük üretim; bunların yanında küçük üretimin henüz bütünüyle tasfiye edilmemiş; kolhoz çiftçilerinin özel/kişisel küçük üretiminin eklenmesi ile giderek büyüyen küçük özel mülkiyet ve küçük özel üretim. Burada da yukarıda yaptığım sınırlama geçerlidir. Her sovhoz yöneticisi vb. mutlaka yozlaşacaktır diye bir kural yoktur.

Hizmetler ve finans alanında: Devletin hizmet örgütlerinin yöneticileri de hem karar verici konumları, hem toplumsal zenginlikten aldıkları pay, hem imtiyazları ile yeni tipte burjuvazinin parçalarıdır. Finans alanında devlet tekeli vardır. Bunların yöneticileri de –ki tümü partilidir– yozlaşmaları halinde, yeni tipte devlet bürokrat/teknokrat burjuvazisinin parçalarıdır.

19. Bu yeni tipte bürokrat devlet burjuvazisi üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip olmaksızın da var olabilir. Ama küçük özel mülkiyete de, küçük özel mülk sahiplerinin de desteğine ihtiyacı olduğu sürece ve ölçüde bir itirazı yoktur. Tersine bu kesimin de temsilciliğini yapar, onun gelişmesinin yolunu açar. Uzun vadede üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin bilinçli tasfiyesi gündeme getirilmediği zaman, özel mülkiyete dayalı kapitalizmin devlet kapitalizmi yanında gelişmesi, bu sektörün büyümesi ve kendisini dayatması kaçınılmazdır. Bu yöndeki gelişmede bürokrat devlet kapitalistleri klasik kapitalizme geçiş sürecinde ülkenin en büyük “özel” patronları haline gelirler. Rusya’da “oligarklar” denen kesim bu gelişmenin bir örneğini sunmaktadır.”  (“Sosyalizmden Geri Dönüş Sorunu”, H. Yeşil, s. 477-485, Dönüşüm Yayınları, Ekim 2015, İstanbul”).

Stalin Değerlendirmesi

KöZ  “Stalin Dosyası”ında, Stalin’in “hain” mi, devrimci mi, Marksizm-Leninizm’in bir klasiği mi, Lenin’in öğrencisi mi sorularını soruyor? Devam ediyor KöZ: “Stalin Marksizmin sadık bir öğrencisi olmak şöyle dursun ürettiği tezlerle, izlediği politikalarla Marksizmden revizyonizme uzanan köprü olmuştur. Stalin yanlışları olsa da büyük devrimciydi kalıbı meselenin özünü bulandırır.” (...) “Dahası Stalin Lenin’in hınk deyicisi olmak şöyle dursun bir dizi konuda onunla ters düşmüştür. (...) “Stalin Bolşeviklerin içindeki çoğu devrimci gibi Lenin’in yeni önerileri karşısında ayak diremiştir.” “Dolayısıyla Stalin adlı devrimci sadık bir öğrencisi olarak kalmayı başaramamış olsa da bir hain değildir.” (Kasım 2016 Sayısı).

KöZ, Stalin bir “hain” değildir, diyor! KöZ’ün en azından Stalin’in “hain” olmadığı konusunda görüşü net. KöZ’e göre; Stalin “Marksizmden revizyonizme uzanan köprü”dür. 

KöZ, bir dizi iddia öne sürmekte ama iddilarını somut kanıtlarla ispatlama ihtiyacı duymamaktadır. İspatsız iddialar konusunda devrimcilerin tavrı bellidir: Bunlar iftira olarak geri çevrilir. Bu gibi ispat çabası duyulmayan iddialar burjuvazinin cephaneliğinden alınmış, üzerinde durulması zaman kaybı olan boş laftır. 

Stalin, Lenin’in sadık öğrencisidir. Stalin, Sovyetler Birliği’nde sosyalist inşaya önderlik eden, Dünya Komünist Hareketi’ne önderlik eden, marksizme leninizme katkıda bulunan, Nazi sürülerini inlerine kadar kovalayan savaşın komutanı, en büyük marksist-leninistlerden biridir. Nokta...

Sosyalist Ülkenin Dış Politikası ve Milletler Cemiyeti

KöZ, Lenin’in sağlığındaki Komünist Enternasyonal döneminde Cemiyet-i Akvam’ın (Milletler Cemiyeti) iç yüzünün teşhir edildiğini, sosyal pasifizme karşı mücadele edildiğini, oysa Stalin döneminde sosyal pasifizmin SBKP’nin çizgisi haline geldiğini ve Sovyetler Birliği’nin Birleşmiş Milletler’in kurucu üyesi olduğunu belirtmektedir.  KöZ’e göre; sosyalist bir ülkenin emperyalistlerle ilişki kurmaması gerekir! Savaş çizgisi sosyalist bir ülkenin esas konusu olacak! Eğer KöZ, Stalin dönemini sosyal pasifist olarak adlandırıyorsa, bu savunu, neden emperyalist dünya ile savaşmadınız anlamına gelir. Önce kimi olguları aktaralım.

7 Kasım 1917’de, “Büyük Ekim Sosyalist Devrimi” zafere ulaştı. Emperyalistler, Rusya’daki işbirlikçileri aracılığıyla Ekim Devrimi’nin zaferini sonlandırmak için harekete geçti. Dört yıl iç savaş sürdü. Kasım 1917’den,1920’nin sonuna kadar geçen sürede Sovyet Hükümeti, devrimi koruma mücadelesi verdi. Bu süre içerisinde önce Birinci Dünya Savaşı’ndan çekildi, ardından bir yandan iç savaş ve yabancı askeri müdahaleyle mücadele ederken, diğer yandan dış ülkelerle ticari ilişki kurmaya çalıştı. İç savaş bittiğinde, açlığın sürdüğü bir ülkede, varolan ekonomik temel üzerinde sosyalizmin inşası mümkün görünmüyordu. Bu yüzden Yeni Ekonomik Politika (NEP) yürürlüğe kondu. Altyapıda kapitalizmin gelişmesine izin verildi. 1924’e kadar, kapitalist ülkelerin hiçbiri Sovyetler Birliği’ni tanımıyordu. Diplomatik ilişki kurmuyordu. Emperyalistler, Sovyetler Birliği’ni yıkamayacaklarını gördükleri anda, 1924’ten başlamak üzere ilişki kurmaya başladılar. Ocak 1924’te İtalya, Şubat 1924’te İngiltere ve 1924 Ekim’inde de Fransa yeni Sovyet rejimini tanıdı. ABD’nin Sovyetler Birliği’ni tanıması 1933’tür. Emperyalistlerin Sovyetler Birliği ile ilişki kurmaları, emperyalistlerin Sovyetler Birliği’ni yıkmaktan vazgeçtikleri anlamına gelmiyordu. Artık emperyalistler ülkeyi içten yıkmayı önlerine hedef olarak koymuşlardı.

Sovyet Rusya, etrafını çevreleyen emperyalist kuşatmaya karşı bir "saldırmazlık ve tarafsızlık" politikası yürüttü. 17 Aralık 1925’de Paris'de Türkiye ile Sovyet Rusya arasında bir dostluk ve saldırmazlık paktı imzalandı. Buna göre, taraflardan biri saldırıya uğradığı takdirde diğeri tarafsız kalacak ve birbirlerine saldırmayacakları gibi, birbirleri aleyhine yönelen ittifak veya siyasal anlaşmalara katılmıyacaklardı. 1922 Nisan’ında Cenova'da toplanan ekonomik konferansa Sovyeler Birliği de çağrıldı. Bu konferansta Batılı emperyalistler, Sovyet Rusya’dan Çarlık borçlarını ödemesini ve el konulan Batılılara ait malların geri verilmesini istiyorlardı. Sovyet Rusya, Batılıların isteklerini reddetti. 16 Nisan 1922 de, Cenova yakınlarında Almanlarla Rapallo'da bir antlaşma imzalandı. Rapallo antlaşması, hükümleri itibariyle önemli değildi. İki taraf aralarında normal diplomatik ilişki kuruyor ve savaşın sonuçları itibariyle karşılıklı olarak her türlü iddialarından vazgeçiyorlardı. Sovyet Rusya birçok ülkeyle anlaşmalar imzaladı.

Sosyalist bir devletin emperyalist güçlerle iktisadi ilişkileri nasıl olacaktır? Almanya’da, Macaristan’da beklenen devrim gerçekleşmedi. Sovyetler, emperyalist kuşatma altında idi. Sovyetlerin savaşacak gücü olmadığı için Brest Litovsk barış anlaşmasını kimi tavizlerle imzalamak zorunda kaldı. Rusya’da devrim zafere ulaşmıştı ama Rusya ekonomik olarak geri bir ülke idi. Yeterince birikimi olmayan, en ileri teknolojiye de sahip olmayan bir ülkede iktidarı ele geçiren proletarya, emperyalist güçlerle belli ilişkilere girdi, girmek zorunda kaldı.  Petrol/gaz çıkarmak için büyük yatırımlar gerekiyordu. Sovyetler Birliği, Bakü petrolleri konusunda yabancı sermaye ile devlet kapitalisti işletme kurdu. Sovyetler Birliği en ileri tekniğe sahip değildi. En ileri tekniğe sahip başka sosyalist bir ülke de yoktu. Böyle bir durumda ne yapacak sosyalist ülke?  En ileri tekniğe sahip olunan emperyalist ülkeden tekniği satın almak zorundadır. Kendi tekniğini de geliştirmek zorundadır. Kendi tekniğini geliştiremediği koşullarda, tekniği satın alınan devlete bağımlı hale gelmesi kaçınılmazdır.

Lenin şöyle der: “Şimdiye kadar kendimizi savaşın görevlerine uydurduk. Şimdi barış zamanının koşullarına uymak zorundayız. MK, bu görevle karşı karşıya bulunuyor; bu, proleter devlet iktidarının varlığı altında aynî vergiye geçme görevidir ve imtiyazlarla sıkı ilişki içindedir. Bu göreve ilişkin olarak özel bir tutum belirleyeceksiniz ve bu özel bir dikkat gerektiriyor. Proleter devlet iktidarı imtiyazlar sayesinde ileri ülkelerin kapitalist devletleriyle bir anlaşma yapma güvencesi elde edebilir ve o olmadan komünist toplum düzeni yolunda ilerlememizin mümkün olmadığı sanayimizin güçlenmesi bu anlaşmaya bağlıdır.” (Abç) (“X. Parti Kongresi’ne Rapor”, “Seçme Eserler”, Cilt 9, Lenin, s.129, İnter Yayınları, Mayıs 1997, İstanbul).

“Rusya savaştan öyle bir durumda çıktı ki, hali öldüresiye dövülmüş bir insanın haline benziyordu; yedi yıl boyunca dövülmüştü ve kol değnekleriyle de olsa hareket edebiliyorsa sevinmek gerekirdi! İçinde bulunduğumuz durum budur! Koltuk değnekleri olmadan buradan çıkabileceğimizi sanmak, hiçbir şeyi kavramamak demektir! Diğer ülkelerde devrim olmadıkça kendimizi bu zor durumdan kurtarmak için onlarca yıla ihtiyacımız olacaktır ve burada, sırf ileri büyük kapitalizmin yardımını elde etmek için, ölçüsüz zenginliklerimizden, zengin hammadde kaynaklarımızdan verdiğimiz yüzlerce milyona, evet hatta milyarlara yazık değildir. Bunları daha sonra bileşik faiziyle geri alacağız. Fakat aynı şekilde yıkıma uğramış köylülüğün büyük çoğunluğu oluşturduğu görülmemiş ölçüde yıkılmış bir ülkede proletarya iktidarını sermayenin yardımı –bunun için elbette ki yüzlerce faiz koparacaktır– olmadan korumak mümkün değildir. Bunu kavramak gerekir. Ve bu yüzden; ya bu tipte ekonomik ilişkiler ya da hiçbir şey.” (Age. s. 143-144)

Lenin’in söylediği açık ve net. Lenin’in öğrencisi Stalin de, Lenin’in söylediklerine uygun bir çizgi izledi.

Emperyalist savaşları iç savaşa dönüştürmek Komintern’in temel görevi imiş! Ama Stalin, İkinci Dünya Savaşı sırasında anti Hitler koalisyonu içerisinde yer almış! İkinci Dünya Savaşı, emperyalist paylaşım savaşı imiş! KöZ’ün bu safsatalarına daha önce tavır takınmıştık. Bir kez daha görüşlerimizi özetleyelim:

İkinci Dünya Savaşı, emperyalistler arasında bir savaş olarak başladı. Nazi imparatorluğunun Sovyetler Birliği’ne saldırısı ve Sovyet halklarının Stalin önderliğinde savaşın esas unsuru haline gelmesi ile birlikte, İkinci Dünya Savaşı’nın niteliğinde bir değişme oldu. Evet, emperyalistlerin kendi aralarındaki çatışmanın, emperyalistlerin dünya hegemonyası için birbiriyle savaşması yanı da vardı ve fakat artık bu yan belirleyici olmaktan çıkmıştı. KöZ’ün anlamadığı tarihsel gerçek budur. Naziler 22 Haziran 1941’de, Sovyetler Birliği’ne saldırdı. Batılı askeri uzmanlar Sovyetler Birliği’nin ne kadar dayanacağını tartışıyordu! Sosyalizmin anavatanının savunulması esas mesele idi. Bütün dünya halkları, Soyyetler Birliği, Nazizmin dünya egemenliğini kurmasına karşı, özgürlüğü için savaşıyordu. Sovyetler Birliği, emperyalistler arasındaki çelişmelerden yararlanarak, anti–Hitler koalisyonu kurulması çağrısını yaptı. KöZ, anti–Hitler koalisyonu içinde gönülsüz de olsa yer alma durumunda kalan emperyalistlere bakıp, İkinci Dünya Savaşı’nın emperyalistler arası paylaşım savaşı olduğunu ilan ediyor! KöZ, Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyasını yenilgiye uğratmasını küçümsüyor. KöZ, Nazi faşistlerine karşı kazanılan zaferden tek kelime söz etmiyor.  Sovyetler Birliği’nin çağrısı üzerine anti–Hitler koalisyonu kuruldu. Yapılan anlaşmaya göre 1942’de ikinci cephenin açılması gerekiyordu! Ancak İngiltere ve ABD, Haziran 1944’te, Normandiya’dan ikinci cepheyi açtı. İkinci cephenin açıldığı sırada, Kızıl Ordu, Avrupa’ya doğru Nazi sürülerini kovalıyordu. İngiltere ve ABD, savaşın seyrinin Sovyetler Birliği lehine geliştiğini gördüklerinde ancak o zaman ikinci cepheyi açtılar. Onların derdi, bir bütün olarak Avrupa’nın Sovyetlerin egemenliğine girmesini önlemekti! Savaş sırasında anti–Hitler koalisyonun kurulmasını önermek taktiksel bir meseledir. KöZ’ün kavramadığı tam da budur.

1933 Mart‘ında Japonya, 21 Ekim 1933’de Nazi Almanyası Milletler Cemiyeti’nden çıktı. Sovyetler Birliği 18 Eylül 1934’de, Milletler Cemiyeti’ne girdi. 1920’de, Cemiyet-i Akvam’ın teşhir edilmesi gayet doğru bir politika idi. Sovyetler Birliği abluka altındaydı.  Birinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkan emperyalist ülkeler, Cemiyet-i Akvam’ı kurmuştu. Cemiyet-i Akvam’ın görevi aynı zamanda Sovyetler Birliği’ndeki iktidarı ortadan kaldırmaktı. Bu dönemde Cemiyet-i Akvam’ın teşhir edilmesi doğruydu. 1924’den itibaren, emperyalist ülkeler Sovyetler Birliği’ni tanımaya başladı, diplomatik ilişkiler kuruldu. 1934’e gelindiğinde emperyalistlerin yeni bir savaşın hazırlıkları içinde oldukları görülüyordu. Böyle bir durumda savaşı önlemek için Cemiyet-i Akvam‘a girmek neden yanlış olsun? İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde, Sovyetler Birliği’nin Birleşmiş Milletler’in kurucu üyeleri arasında yer alması doğrudur. Sovyetler Birliği, Birleşmiş Milletler örgütü içerisinde de emperyalistlerin oyunlarını bozmuş, doğrunun kavgasını vermiştir. KöZ’ün yukarıda alıntı yaptığımız Lenin’i de eleştirmesi gerekir. Çünkü Lenin, “Proleter devlet iktidarı imtiyazlar sayesinde ileri ülkelerin kapitalist devletleriyle bir anlaşma yapma güvencesi elde edebilir ve o olmadan komünist toplum düzeni yolunda ilerlememizin mümkün olmadığını” söylüyor. Yine Lenin’e göre; diğer ülkelerde devrim olmadığı sürece, emperyalist ülkelerle ilişkiler ve anlaşmalar yapılmak zorundadır. Çünkü elleri mahkûmdur. Stalin, Lenin’in çizgisine uygun davranmıştır.

Stalin XVII. Parti Kongresi’ne sunduğu raporda şöyle diyor:

“Bizim dış politikamız berraktır. Bu, barışın korunması ve tüm ülkelerle ticari ilişkilerin güçlendirilmesi politikasıdır. SSCB herhangi bir kimseyi tehdit etmeyi, hele herhangi bir kimseye saldırmayı aklından bile geçirmiyor. Biz barıştan yanayız ve barış davasını savunuyoruz. Ama tehditlerden korkmuyoruz ve savaş kundakçılarının darbesine, karşı darbeyle yanıt vermeye hazırız. Barış isteyen ve bizimle işsel ilişkiler için gayret gösteren, bizden her zaman destek bulacaktır. Ama ülkemize saldırmaya kalkışanlara, gelecekte, domuz burunlarını Sovyet bahçemize sokma hevesi bırakmayacak derecede yıkıcı bir ders verilecektir.

Dış politikamız budur.

Görev, gelecekte de bu politikayı tüm ısrarla ve tutarlılıkla gerçekleştirmektir.” (“SBKP(B) XVI., XVII. Ve XVIII. Parti Kongre Raporları”, s.161, İnter Yayınları, Haziran 1994, İstanbul). Sosyalist bir ülkenin dış politikası budur. Bu politika leninist bir politikadır.

Stalin’i sosyal pasifist bir kişi olarak adlandırmak ne anlama geliyor? Emperyalizmin en zayıf halkasında Ekim Devrimi zafer kazanmıştı. Sovyetler Birliği’nde başarıya ulaşan devrim, başka ülkelere ihraç edilmedi, edilemezdi. Tabii ki Sovyetler Birliği, ezilen halkların mücadelesini destekledi. Çin devrimi, İspanya İç Savaşı vb. buna en iyi örnektir. Sovyetler Birliği, tüm dünya komünistlerinin anavatanı idi. Ülkelerinden baskıya maruz kalanlar Sovyetler Birliği’ne gidiyordu. Başka ülkelerde, beklenen devrimler başarıya ulaşmadığı için önlerinde tek yol vardı. Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasına girişmek, onu dünya devrimi için güçlü bir üs haline getirmek. Ve bunu yapmaya çalıştılar. Sovyetler Birliği’nin, emperyalist ülkelere savaş açmasını beklemek, komünist öğretiden hiçbir şeyin anlaşılmadığı anlamına gelir.

Stalin ve Komünizmde Devlet Sorunu

 KöZ şöyle diyor: “Yine Stalin 1936 sonrasında ‘komünizmde devletin varlığını’ koruyacağını hatta sönümlemek şöyle dursun da kurumlaşacağını söyleyerek marksist devlet teorisini altüst etmiştir.”  (Kasım 2016 sayısı).

Stalin, 18. Parti Kongresi’ne sunduğu raporda şöyle der: “Daha öteye, ileriye, komünizme doğru gidiyoruz. Devlet, komünizm döneminde de varlığını sürdürecek mi?

Evet, eğer kapitalist kuşatma ortadan kaldırılmazsa, eğer dış askeri saldırı tehlikesi yok edilmezse, sürdürecek. Ve kolayca anlaşılır ki, devletimizin biçimleri, iç ve dış durumda ortaya çıkabilecek değişiklikler uyarınca yeniden değişecektir.

Hayır, eğer kapitalist kuşatma ortadan kaldırılır, eğer onun yerine sosyalist kuşatma geçerse, devlet, varlığını sürdürmeyecek, yokolacaktır.” (“18. Parti Konresi Raporu”, “Eserler”, Cilt 14, s. 251, İnter Yayınları, Aralık 1993, İstanbul).

KöZ’ün eleştirisinde haklılık payı olmasına rağmen, Stalin’e haksızlık yapılmaktadır. Stalin, komünizmde devletin varlığını kapitalist kuşatmaya bağlamaktadır. Kapitalist kuşatmanın olmadığı koşullarda, devletin varlığının sona ereceğini Stalin de söylemektedir. Stalin’in buradaki temel yanlışı “tedricen komünizme geçiş dönemi“ evresine girildiği tespitinde yatmaktadır.  Bu söylem yanlıştır. Bunun yanında geri dönüş tehlikesinin içten gelebileceği sorunu da tartışılmamaktadır. Geri dönüşün ancak dıştan gelebilecek bir tehlike ile olabileceği düşünülmektedir. “Sosyalizmden Geri Dönüş” araştırmasında çıkarılan şu dersler önemlidir.

“Sosyalizm, –ya da komünizmin alt evresi– kapitalizmden henüz yeni çıkıp geldiği biçimiyle eski toplumun pisliklerini içinde taşıyan, paylaşımda henüz burjuva hukukunun dar çerçevesini aşamamış olan toplum evresi, çok uzun bir süreyi kapsayan bir kesintisiz devrim sürecidir. Proletarya diktatörlüğü bu evreden bir üst evreye geçişin garantisi, olmazsa olmaz iktidarıdır. Bu evreden kısa sürede komünizme geçilemez. Hele hele bir ülkede bu geçişin tek başına gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Tek ülkede uluslarası alanda proleter devrimin zaferi için çok şeyler yapılabilir, uluslararası alanda komünizme geçişin şartlarını yaratmak için sosyalizmin inşasında büyük ilerlemeler kaydedilebilir, fakat etrafı emperyalizmle sarılı tek bir ülkede komünizme geçilemez! Komünizm herkesin her işi yapabilecek eğitim imkânına sahip olduğu, herkesin hiçbir dış zorlama olmaksızın toplumsal zenginliğe maksimum katkıyı gönüllü olarak yaptığı ve toplumsal zenginlikten kendi belirlediği ihtiyacı ölçüsünde aldığı bir toplumdur. Bayrağında “herkes yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” yazan bir bolluk toplumudur. Komünizm kafa-kol emeği arasındaki önemli farklılıkların, kırla-kent arasındaki önemli farklılıkların ortadan kalkmış olduğu, çalışmanın yaşamak için bir zorunluluk olmaktan çıkıp yaşamın ilk gereksinimi haline geldiği, devletin sönüp gitmiş olduğu, insanların yönetiminin yerini şeylerin yönetiminin almış olduğu bir toplumdur. Bu toplum kapitalist toplumunun “ekonomik insan”ı ile düşünülemez olan, yeni insanın yeni insanlığın toplumudur. Bu toplum ancak çok uzun süreli bir sosyalizm evresi ardından, dünyada sosyalist devletler topluluğu egemen hale geldikten sonra geçilebilir bir toplumdur. “Dünya Proletarya Diktatörlüğü” komünizme geçiş için ön şarttır.” (“Sosyalizmden Geri Dönüş Sorunu”, H. Yeşil, s. 462, Dönüşüm Yayınları, Ekim 2015, İstanbul”).

Stalin ve Ulusal Sorun

KöZ, ulusal sorun bağlamında Lenin ile Stalin arasında çelişmeler keşfetmekte, her nedense iddialarını ispatlama gereği duymamaktadır. Stalin yazılarını okumayan KöZ, Stalin yazılarından bağımsız bir Stalin değerlendirmesi yapmaktadır. KöZ şöyle diyor:

“Tüm Rusya Sovyetleri Üçüncü Kongresi’nde, ‘Rusya Cumhuriyeti’nin Federal Kurumları Hakkında’ bir karar benimsendi. Karar taslağını sunan Milliyetler Halk Komiseri Stalin’di. Bu kararda:

‘Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Rusya halklarının gönüllü birliği temelinde, bu halkların Sovyet cumhuriyetlerinin bir federasyonu olarak kurulmuştur.’ (Bkz. E.H. Car, Bolşevik Devrimi, s. 121, Metis Yayınları)” (KöZ Şubat 2017 sayısı).

KöZ sapla samanı birbirine karıştırıyor. “Üçüncü Bütün Rusya Sovyet Kongresi”nde, kabul edilen Bildirge’nin yazarı Stalin değil, Lenin’dir. Lenin, “Emekçi Ve Sömürülen Halkın Hakları Bildirgesi Taslağı”nı, 16 Ocak 1918’de, iki Sovyet Kongresi ara­sında en yüksek organ görevini üstlenen Sovyetlerin Merkez Yürütme Komitesi’ne sundu. Merkez Yürütme Komitesi, bu bildirgeyi oybirliği ile kabul etti. 17 Ocak’ta bildirge Pravda’da yayınlandı. 18 Ocak’ta, Bildirge Bolşevik fraksiyon tarafından ‘Kurucu Meclis’e götürüldü. Kurucu Meclis, bu öneri üzerine tartışmayı ret etti. Bunun üzerine Bolşevik fraksiyon Kurucu Meclis’ten çekildi, böylece Kurucu Meclis dağıtıldı. 25 Ocak 2018”de, bu bildirge, Üçüncü Bütün Rusya Sovyet Kongresi tara­fından kabul edildi.   Bu bildirge; “Rusya Sovyetler Cumhuriyeti, özgür ulusların özgür birliği temelinde Ulusal Sovyet Cumhuriyetlerinin Federasyonu olarak kurulur” tespitine yer verdi. Bolşevik Parti, Sovyet devletinin nasıl olması gerektiği üzerine dönem dönem tartışmıştı. Bildirgede; federatif devlet yapısında karar kılmıştı. Sovyet federal devlet anlayışı, burjuvazinin federatif devlet anlayışından tamamen farklıydı. Sovyet federasyonu, ulusların gönüllü birliği üzerinden yükseliyordu. Bildirgenin ulusal sorunla ilgili bölümleri şöyledir:

“1-2) Rusya Sovyet Cumhuriyeti özgür ulusların özgür bir ittifakı temelinde ulusal sovyet cumhuriyetlerinin federasyonu olarak kurulacaktır...

VI- ... Aynı zamanda Rusya’nın bütün uluslarından emek­çi sınıflarının gerçekten özgür ve kendi istekleri temelinde olan ve böyle olduğu için de çok daha sıkı ve sağlam olan ittifakını amaçlayan Kurucu Meclis kendi görevini Sovyet cumhuriyetleri federasyonun ana ilkelerini tespit etmekle sınırlar ve onların hangi temelde ve nasıl federatif hükümette ve diğer federatif sovyet kuramlarında yer alacaklarını veya yer alıp almayacak­larını karara bağlama işini her ulusun işçi ve köylülerine ve on­ların bağımsız Sovyet Kongrelerine bırakır.” (“Seçme Eserler” Cilt VI, Lenin, s. 468-470, İnter Yayınları, Kasım 1995, İstanbul).

Nisan 1918’de, Bütün Rusya Merkezi Yürütme Komitesi tarafından Stalin’in önderliğinde oluşturulan Anayasa Komisyonu bir taslak hazırladı. Bu taslak, Bolşevik Parti Merkez Komitesi’nin Lenin önderliğindeki özel bir komisyonunda incelenip onaylandı. 4 Temmuz 1918’de, V. Bütün Rusya Sovyet Kongresi toplandı. Bu Kongre’de, Rus Sosyalist Fedaratif Sovyet Cumhuriyeti’nin (RSFSC) Anayasa’sı kabul edildi.

Anayasa, proletarya diktatörlüğünün yasama yetkisine sahip olduğunu belirtiyordu. Merkezi ve yerel iktidar, Sovyet devletinin siyasi temelini oluşturan işçi, asker ve köylü temsilcilerinin Sovyetlerine veriliyordu. Anayasa, Sovyet devletinin ekonomik temelinin ilkelerini yasal olarak teyit ediyordu. Anayasa, özgür ulusların özgür ittifakı temelinde kurulmuş olan Rus Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’ni devlet inşası için temel ilke olarak kabul ediyordu. Anayasa demokratik merkeziyetçilik temelinde inşa edilmiş devlet egemenliğinin yerel ve merkezi organlarının oluşum ve faaliyet sistemini tespit etti.

1918 Anayasa’sı, emekçiler için en geniş demokratik hakları ve özgürlükleri güvence altına alıyordu. Seçme ve bütün devlet organlarına seçilme hakkı vardı. 1918 Anayasa’sında yer alan seçim hakkının bir özelliği vardı. Anayasa, seçim hakkını, bütün sömürücülere, ruhban takımına, eski polis ve jandarmalara veya eski düzeni savunduğu bilinen kişilere vermiyordu. Bu sınırlandırmalar, Sovyet ülkesinin anda içerisinde bulunduğu koşullardan kaynaklanıyordu. Proleterya devletine karşı savaşanlar, emperyalizmle işbirliği içerisinde bulunanlara seçilme hakkı tanınmıyordu. Bu unsurlara seçim hakkı tanımamak, Sovyet devletinin onlara karşı yürüttüğü mücadelenin bir biçimiydi.

Bu Anayasa‘da yer alan seçim hakkının başka bir özelliği daha vardı. Bu özellik de tarihi koşullardan kaynaklanıyordu. İşçilerin sayısal olarak az, köylülerin çok olmasından dolayı işçi ve köylü temsilcileri, Sovyet seçimlerinde eşit normlara göre seçilmiyorlardı. Sovyet iktidarı, Sovyetlerdeki işçilerin payını artırmayı ve devlet yönetiminde işçi sınıfının rolünü garantilemeyi amaçlıyordu. Böylelikle; eşit olmayan seçimlerle Sovyet devleti, devlet yönetiminde işçi sınıfının önder rolünü pekiştirmeyi amaçlıyordu. Ama bu tedbirin geçici bir tedbir olduğu da sürekli vurgulanıyordu.

Lenin ile Stalin arasında çelişme arayan ve bu iddialarını ispatlayamayan KöZ şöyle yazıyor:

“Milliyetler Halk Komiseri olan Stalin kuruluşunda Rusya Federasyonu’na dâhil olmayan, ama iç savaş süreci içinde birer Sovyet cumhuriyeti olarak ortaya çıkan Rus İmparatorluğu bileşenlerinin, Rusya federasyonuna katılmasını savunuyordu. Lenin ise buna karşı çıkarak, Çarlık Rusya’sı topraklarında beliren Sovyet cumhuriyetlerinin Rusya Federasyonu’yla (RSFSC) aynı statüde ve ayrılma hakkına sahip Sovyet Cumhuriyetleri olarak bir birlik oluşturmalarını önermekteydi. Bu birliğin adının da Avrupa-Asya Sovyet Cumhuriyetleri Birliği olmasını savunuyordu. Birlik başkanlığının da dönüşümlü olarak Rus, Gürcü, Ukraynalılardan vb. oluşmasını önermişti. Stalin ise bu devletlerin RSFSC’ye katılmasından yanaydı. Üstelik Stalin bu görüşü savunan tek Bolşevik değildi. Kafkasyalı Bolşeviklerin önde gelen temsilcilerinden olan Gürcü asıllı Orjonıkidze gibi aslen Polonya asıllı olan Djerzinski de bu görüşü savunanlardandı. Hatta sonradan Troçki ile birlikte Sol Muhalefet’e katılacak olan pek çok Bolşevik de merkeziyetçi bir yapıdan yana idiler. O nedenle bilhassa Kızıl Ordu’nun olumsuz sonuçlanan Polonya’ya müdahalesinden itibaren bu yönelişe karşı bir tutum benimseyen Lenin büyük ölçüde yalnızlaşmış durumdaydı. Troçki’ye bu konuda kendisini desteklemesi için yaptığı çağrı da karşılıksız kalmıştı.” (Şubat 2017 sayısı, s.17)

KöZ, Stalin düşmanlarının ve Troçkistlerin yalanlarını tekrarlıyor. Gelişmeler şöyledir:

Lenin, “Bir Transkafkasya Cumhuriyetleri Federasyonu Kurulması Üzerine Öneri Taslağı”nı yazdı. (“Ulusal Ve Sömürgesel Ulusal Sorun Üzerine”, Lenin, s. 602, İnter Yayınları, Aralık 1998, İstanbul). Lenin’in önerisi, Transkafkasya parti ve Sovyet örgütleri­nin inisiyatifi ile Kasım 1921’de Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin gündemine geldi. Bu dönemde Gürcistan’da Menşevikler ve komünist parti içindeki mil­liyetçiler, bir federasyon içinde birleşme­ye karşı çıkıyorlardı. Gürcistan’ın bağımsız devlet olarak kalmasını öneriyorlardı.  Gürcistan Komünist Partisi içinde sert tartışmalar yürüyordu. Transkafkasya Federasyonu’nu savunan Bolşevikler, böyle bir federasyonun Kafkasya’daki ulusal düşmanlıkları ortadan kal­dırmak için iyi bir araç olduğunu, böyle bir federasyonun Transkafkasya halklarını birbirine daha da yakınlaştırmasının bir aracı olabileceğini savunuyordu. Lenin bu tartışmaya bir “öneri taslağı” ile katıldı. Lenin’in “öneri taslağı” şöyledir:

“BİR TRANSKAFKASYA CUMHURİYETLERİ FEDERASYONU KURULMASI ÜZERİNE ÖNERİ TASLAĞI

28.XI

1)Transkafkasya Cumhuriyetleri Federasyonu ilkesel olarak mutlak doğru ve mutlaka gerçekleştirilmesi gereken bir tedbir olarak kabul edilmelidir. Ancak derhal pratik olarak gerçekleşti­rilmesi henüz erken olarak görülmelidir. Yani bunun üzerine tar­tışılması, bunun propagandası ve aşağıdan Sovyetler tarafından gerçekleştirilebilmesi için belirli bir zamana ihtiyaç vardır.

2)Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan MKİeri (Kafkas Bü­rosu üzerinden) Federasyon sorunu üzerine Parti içinde ve işçi- köylü kitleleri arasında en geniş bir şekilde tartışma ve federas­yon lehinde enerjik bir şekilde propaganda yapma ve federasyo­nu her cumhuriyetin Sovyet Kongrelerinde gerçekleştirme göre­vi ile görevlendirilir. Buna karşı güçlü bir muhalefetin olması şartlarında RKP MK zamanında ve tam olarak bilgilendirilmeli­dir.” (“Ulusal Ve Sömürgesel Ulusal Sorun Üzerine”, V.İ.Lenin, s.602, İnter Yayınları, Aralık 1998, İstanbul).

Transkafkasya Cumhuriyetleri Federasyonu’nu ilkesel olarak doğru değerlendiren Lenin, Kafkasyadaki konünistlere federasyon lehine propaganda ve Sovyet Kongreleri üzerinden federasyonu gerçekleştirme görev­lerinin verilmesi yönünde tavır takındı. Bu “Öneri Taslağı” Merkez Komitesi Siyasi Bürosu’nda, 29 Kasım 1921’de kabul edildi. Transkafkasya Federasyonu’nun kurulması yönündeki ka­rar, 12 Mart 1922’de Tiflis’te yapılan Transkafkasya Cumhuri­yetleri Merkez Yürütme Komitesi toplantısında kabul edildi. Bu toplantı cumhuri­yetler arasındaki anlaşmayı da onayladı.  

Devam edelim. Lenin, 6 Ekim 1922’de, Politbüro için bir not yazdı. Not şöyledir:

“Büyük Güç Şövenizmine Karşı Mücadele Üzerine Politbüro İçin Not

Büyük Rus şovenizmine karşı bir ölüm-kalım mücadelesi açı­yorum. Şu allahm belası çürük dişten kurtulduktan sonra, tüm sağlam dişlerimle saldıracağım üzerine.

Birliğin Merkez Yürütme Kurulu’na sıra ile

bir Rus’un

bir Ukraynalı’nın

bir Gürcü’nün vb.

başkanlık etmesi için mutlaka direnmelidir. Mutlaka!

Sizin Lenin” (“Ulusal Ve Sömürgesel Ulusal Sorun Üzerine”, V.İ.Lenin, s.607, İnter Yayınları, Aralık 1998, İstanbul).

KöZ, birçok laf kalabalığı yapıyor ama yazdıklarının ne anlama geldiğini düşünemiyor! KöZ diyor ki; Stalin, iç savaş sırasında ortaya çıkan Sovyet cumhuriyetlerinin Rusya Federasyonu’na dâhil olmasını istiyor! Lenin, Stalin’in önerisine karşı çıkarak, iç savaş sırasında ortaya çıkan Sovyet cumhuriyetleri birliğinin adının “Avrupa-Asya Sovyet Cumhuriyetleri Birliği olmasını” savunuyormuş! Demek ki neymiş? Lenin ve Stalin, “Transkafkasya Cumhuriyetleri Federasyonu”nun kurulmasını doğru görüyor. İkisi aynı çizgide. Lenin, “Bu birliğin adının da Avrupa-Asya Sovyet Cumhuriyetleri Birliği olmasını savunuyor”muş(!) söylemi KöZ’ün yalanıdır. KöZ, öteden beri Stalin düşmanları ve Troçkistlerin söylediği yalanları üzerleniyor.

Lenin, kurulacak olan Transkaf­kasya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti Merkez Yürütme Kurulu’na başkanlık edecek kişilerin, sırası ile “bir Rus’un, bir Ukraynalı’nın, bir Gürcü’nün” başkanlık etmesini mutlaka istemektedir. Lenin’in notu, çok uluslu bir devlette ulusal güvensizlik ortamını ortadan kaldır­mak ve tam eşitliği pratikte de uyguladığını göstermek açısın­dan önemlidir. 13 Aralık 1922’de Bakû da toplanan Birinci Transkafkasya Sovyet Kongresi, Transkaf­kasya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulması kararını aldı. Lenin’in yalnız kaldığı, Troçki’den yardım istediği, Troçki’nin Lenin’e destek vermediği vb. şeklindeki söylemler, KöZ’ün uydurmalarıdır.  

Lenin’in Vasiyeti

KöZ şöyle yazıyor: Bu görüş ayrılığı Lenin’in 1956’da gün ışığına çıkan son mektuplarında yer alan ama ölümünden beri Bolşevik Parti Merkez Komitesine iletilmiş olan Gürcistan ve özerklik meselesi hakkında Stalin’e yönelik eleştirisine yansıyan ayrılıktır. Bu mektupta Stalin’den «kaba Rus milliyetçisi Gürcü» diye söz etmesi bilhassa Troçkistlerin en çok istismar ettiği sözlerdendir.” (Agy, s.17)

KöZ, Lenin ile Stalin arasındaki görüş ayrılığına örnek olarak Gürcistan sorunu ve Lenin’in son yazdığı mektupları örnek olarak veriyor. Lenin’in son mektuplarının da 1956’da gün ışığına çıktığını söylüyor! KöZ, Kruşçef’in XX. Parti Kongresi’nde, Stalin hakkında sunduğu gizli söylevine dayanıyor. KöZ yanılıyor. Anlatalım:

Lenin, 23-26 Aralık 1922’de çeşitli konularda bazı düşüncelerini dikte eder. Bu çeşitli düşünceler arasında, Lenin’in, partinin yöneticileri durumunda olan bazı kişiler hakkında da görüşleri, değerlendirmeleri vardır. Lenin’in bu mektubunun örgütsel konularla ilgili olmayan bölümleri Pravda’da yayınlanır. Mektubun tümü ise XIII. Parti Kongresi delegeleri tarafından okunur.

“24 ARALIK 1922 TARİHLİ MEKTUBA EK

Stalin aşırı kaba, ve biz komünistler arasındaki ilişkilerde ve bizim içimizde taşınabilecek olan bu kusur, bir Genel Sekreter için göz yumulmayacak niteliktedir. İşte bu nedenle, Stalin’i o görevden uzaklaştırmanın ve yerine yoldaş Stalin’e oranla bir tek üstünlüğü olan, yani daha hoşgürülü, daha sadık, daha saygılı, daha nazik, yoldaşlara karşı daha dikkatli ve daha az kaprisli davranan birini getirmenin yolunu aramalarını yoldaşlarıma öneriyorum. Bu durum, ihmal edilebilecek önemsiz bir ayrıntı gibi görünebilir. Oysa, olası bir bölünmeye karşı savunma açısından ve yukarda değindiğim gibi Stalin ile Troçki arasındaki ilişkiler açısından, bunun önemsiz bir ayrıntı olmadığı, sonucu etkileyebilecek önemde bir ayrıntı olduğu kanısındayım.

4 Ocak 1923”

Lenin” (“Son Yazılar/Son Mektuplar”, Lenin, s. 12-16, Ser Yayınevi; Lenin, Toplu Eserler, Almanca, Cilt 36, s. 578-580).

Lenin mektubunu XIII. Parti Kongresine hitaben yazar. Lenin’in mektubu XIII. Parti Kongresi’nde okunur. XIII. Parti Kongresi, mektubun örgütsel konuları içerdiğinden ötürü oybirliği ile mektubun yayınlanmaması kararını alır. Troçki, Kamenev ve Zinovyev de, mektubun yayınlanmaması yönünde oy kullanır. Stalin, XIII. Parti Kongresi’nde, Genel Sekreterlik görevinden alınmasını önerir. Kongre, oybirliği ile Stalin’in Genel Sekreterlik görevinde kalması kararını alır. XIII. Parti Kongre’sinden sonra, yapılan ilk Merkez Komitesi toplantısında Stalin, Merkez Komitesi üyelerinden, Genel Sekreterlik görevinden almalarını ister. Merkez Komitesi, Stalin’in önerisini reddeder. Partiden atılan Max  Eastman, Sovyetlerden ayrılır, “Lenin’in Ölümünden Sonra“ başlıklı bir kitap yazar. Eastman kitabında, Lenin’in  “vasiyetinin gizlendiği“ vb. yazar. Parti, Troçki’den Max Eastman’ın iddiaları hakkında tavır takınmasını ister. Troçki 1925’de şu tavrı takınır:

“Eastman kitabının birçok yerinde, Lenin’in hayatının son döneminde yazdığı son derece önemli belgeleri (ulusal sorunlar hakkında “vasiyeti“ olarak anılan mektuplar) MK’nın partiden “sakladığını“ söylüyor; buna, partimizin MK’sına atılan iftiradan başka bir isim verilemez.“ (“Hruşçov’un Yalanları, SBKP(B) XX. Kongresinde Yapılan Suçlamalar Hakkında“, aktaran Grover Furr, s. 309, Yordam Kitap, Kasım 2011, İstanbul).

Görüldüğü gibi, Lenin’in “vasiyeti“ meselesi 1925’te kamuoyu önünde tartışılmıştır. Max Eastman, Troçkist çevrelerden derlediği dedikodular temelinde kitap yazmıştır. Troçki, Bolşevik sayı 16’da, Eastman’ın iddialarının doğru olmadığı ile ilgili bir yazı yazmıştır. Daha sonra, Troçkistler, modern revizyonistler açısından, Lenin’in “vasiyeti”ni,  Lenin ve Stalin arasındaki önemli görüş ayrılıklarının kanıtı olarak kullanılmaktadır! KöZ için de Lenin’in “vasiyeti”, Lenin ve Stalin arasındaki önemli görüş ayrılıklarının bir kanıtıdır. Demek ki Lenin’in “son mektupları” ilk defa 1956’da gün ışığına çıkmamış! KöZ, Lenin’in mektubunda “Stalin’den «kaba Rus milliyetçisi Gürcü» diye söz” ettiğini söylüyor! Lenin’in konu ile ilgili mektubunu yukarda alıntıladık. Bu mektupta “Rus milliyetçisi Gürcü” şeklinde bir kelime yoktur. KöZ, açıkça Lenin’i çarpıtıyor. KöZ, Troçkistlerin, Stalin düşmanlarının paslı silahlarına dayanıyor. Ulusal sorunda, Lenin ile Stalin arasında ayrılık olduğunu, 1926’dan beri söyleyen Troçkistlerdir.

Gürcistan Sorunu

 Lenin, 30/31 Aralık 1922’de yazdığı mektuplarda, “Milliyetler ya da “Otonomizasyon” Sorunu” başlıklı bölümde de Stalin’e; özellikle de Cerjinski ve Orconikidze’ye bazı eleştiriler getirir. (Bkz. “Ulusal Ve Sömürgesel Ulusal Sorun Üzerine”, V.İ.Lenin, s.609-616, İnter Yayınları, Aralık 1998, İstanbul).

Stalin, KEYK’in VII. Genişletilmiş Toplan­tısı’nda 13 Aralık 1926’da yaptığı kapanış konuşmasında Troçki’nin “Stalin ulusal sorunda oldukça büyük bir yanlış yap­tı” iddiası üzerinde durmakta, Gürcistan meselesi hakkında şu tavrı takınmaktadır:

“Troçki konuşmasında Stalin’in “ulusal sorunda oldukça büyük bir yanlış yaptığını” bildirdi. Ama nasıl bir yanlış, hangi koşullarda, Troçki bunu elbette söylemedi.

Bu doğru değildir yoldaşlar, bu bir iftiradır. Benim hiçbir zaman ne Parti ile ne de Lenin ile ulusal sorunda herhangi bir görüş ayrılığım olmamıştır. Troçki burada önemsiz bir olayı açıkca ima ediyor. Yoldaş Lenin, beni XII. Parti Kongresinden önce Gürcü yarı-milliyetçilerine karşı, kısa bir süredir Fransa’da ticaret temsilcisi olan Mdivani gibi yarı-komünistlere karşı aşırı sert bir örgütsel siyaset izlediğim ve onları “takip altında tuttuğum” şeklinde uyardı. Ama daha sonraki olaylar, bu “sapkın”ların, Mdivani gibilerinin, gerçekte, benim Partimizin Merkez Komitesi Sekreterlerinden biri olmam sıfatıyla bunlara karşı izlediğim politikanın çok daha sertini hakettiklerini gösterdi. Daha sonraki olaylar, bu “sapkın”ların en açık oportonizmin dağılan bir grubu olduğunu gösterdi. Troçki bunun böyle olmadığını kanıtlayabilir mi? Lenin bu olguları bilemezdi. Çünkü hasta idi. Yatıyordu. Ve olayları izleme imkanı yoktu. Ama bu önemsiz olay ile Stalin’in (bu konudaki-milli mesele-ÇN) ilkesel görüşü arasında nasıl bir ilişki olabilir? Troçki burada benimle parti arasında herhangi bir görüş ayrılığı olduğunu ima ediyor. Peki ama toplanan Merkez Komitesinin ve bu komitede bulunan Troçki’nin de, Stalin’in ulusal sorun üzerine tezini oybirliği ile kabul ettiği gerçek değil midir? Bu tezin kabulünün, Mdivani olayından sonra, XII. Parti Kongresine ulusal sorun konusunda raportörün bir başkası değil, Stalin olduğu gerçek değil midir? Öyle ise burada ulusal sorunda görüş ayrılıkları nerededir? Ve Troçki bu önemsiz soruna el atmayı acaba neden işine gelir bulmuştur?” (Stalin, Eserler cilt 9, sf. 61, İnter Yayınları, Ağustos 1991, İstanbul).

Lenin, Stalin’i “kaba” olduğu noktasında eleştirmiştir. Stalin bu eleştirinin haklı olduğunu ve fakat bunun siyasi bir hata olmadığını ortaya koymuştur. Stalin, ulusal sorunda öncelikle büyük Rus şövenizmine, “yerel milliyetçiliğe” karşı mücadele etmiştir. Stalin önderliğindeki SBKP(B)’nin izlediği milliyetler siyaseti, leninist bir siyasettir. Lenin’in de dikkat çektiği belli hatalar, eleştiri, özeleştiri ile aşılmıştır. Lenin’in Stalin’e getirdiği eleştiriler, bir Bolşeviğin diğer bir Bolşeviğe getirdiği eleştirilerdir. Lenin’in Troçki gibilerine getirdiği eleştiriler ise, bir Bolşeviğin, Bolşevik olmayan birine getirdiği eleştirilerdir. Bunlar arasında fark vardır. Lenin ile Stalin arasında görüş ayrılıkları olduğunu söyleyen KöZ, baltayı taşa saplıyor! Ama gerçekler inatçıdır!

KöZ şöyle diyor:

“Gürcistan Cumhuriyeti aynı zamanda Milletler Cemiyetine katılma kararı almıştı. İşte Stalin Orjonokidze ve başkalarının Gürcistan hükümeti üzerinde bazen kişisel şiddete varan müdahalelerde bulunmasına neden olan bu durumdu.“ (…)

“Ne var ki Stalin ile Lenin arasındaki bu son tartışma sadece Gürcistan ve özerklik meselesi çerçevesinde kalıp orada bitmedi. Gürcistan İngiltere’nin de teşviki ile Milletler Cemiyetine katılarak yeni Sovyet cumhuriyetleri Birliğinin dibinde bir emperyalist barikatın parçası olma riskini gündeme getiriyordu. Oradaki Menşevik hükümetin temsilcilerine karşı bazı Bolşeviklerin hiddet ve şiddetle karşı çıkmasının ardında bu olgunun başlı başına bir rolü olduğu kesindir.“ (Agy, s.17)

Gürcistan sorunun ne olduğunu yıllar önce yazmıştık. Yazdıklarımızı bir kez daha KöZ‘e hatırlatalım:

Rusya'da Ekim Devrimi emperyalist burjuva hükümetini devirdiğinde, bir dizi ‘kenar bölge’de Menşevik-Sosyal Devrimci yönetim varlığım sürdürüyordu. Rusya’da emperyalist burjuva hükümetinin devrilmesi, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesi, kenar bölgeler açısından da bağımsız devletler olarak ortaya çıkma anlamına geliyordu, bu bölgelerin bağlı olduğu merkezi devlet artık yoktu. Kenar bölgeleri zora dayanarak bir devlet çatısı altında tutan otorite parçalanmış, merkezi devlette iktidarı ele geçiren Bolşevikler ilk işlerden biri olarak ezilen ulusların ayrılma hakkını tanıdıklarını ilân etmişlerdi. Pratikte bu Bolşeviklerin güçlü olmadığı tüm alanlarda, burjuvazinin önderliğin­de ayrı ulusal devletlerin ortaya çıkması anlamına geliyordu. Gürcistan’da böyle oldu. 1917 Ekim’inden sonra Gürcistan’da burjuva milliyetçi menşevik bir hükümetin önderliğinde “ba­ğımsız” ve fakat gerçekte emperyalist müdahalecilerin des­teklediği bir devlet ortaya çıktı.

Gürcistan’ın burjuva milliyetçi Menşevik hükümeti önce Alman, sonra da İngiliz işgaline karşı en küçük bir direniş gös­termezken, işgalcilerin desteğinde Gürcistan Bolşeviklerinin fa­aliyetlerini bastırmak için her şeyi yapıyordu.

1920 ortalarında Gürcistan’daki komünistlerin dağınık ör­gütleri, birleşerek “Gürcistan Komünist Partisi”ni kurdular. Menşevik hükümetin pratiğini yaşayan ve bu arada Rusya’da olanları da gören işçi ve köylü yığınları giderek daha sıkı bir bi­çimde komünist parti etrafında birleştiler.

1921 yılının son günlerinde Gürcistan’da silahlı ayaklanma başladı. Bu ayaklanma 21 Şubat 1921’de Gürcistan sınırını aşan Orconikidze (Orconikidze’nin kendisi de Gürcü’dür) yönetimindeki “II. Ordu”nun birlikleri tarafından da desteklendi. Kızıl Ordu’nun Gürcistan'daki ayaklanmanın yardımına koşması, RKP/B MK Siyasi Büro’nun kararı ile ve Gürcistan’daki ayak­lanmayı yöneten Revkom (Devrimci komite)’un çağrısı üzerine oldu.

Komünistlerin Kafkasya’da Sovyet Cumhuriyeti kuruldu.

Komünistlerin Kafkasya’daki siyasetleri, Ermenistan, Azer­baycan ve Gürcistan’ı bir “Trankafkasya Sosyalist Sovyet Cum­huriyetleri Federasyonu” içinde birleştirmeye yönelikti. Bu Kafkasya uluslarının birlikte gelişebilmesi, Kafkasya’daki ulu­sal düşmanlıkların yerini dostluğun alması için en uygun yoldu. Gerek iktisadi gelişme açısından, gerekse askeri saldırılara karşı korunma açısından Transkafkasya Federasyonu en akılcı çö­zümdü. Lenin de bu çözümü “mutlak doğru, mutlaka gerçekleş­tirilmesi gereken” çözüm olarak görüyordu. Ancak Gürcistan Komünist Partisi içindeki bazı milliyetçi unsurlar Mdivani ol­mak üzere, Transkafkasya Federasyonu düşüncesini doğru bul­muyorlar, Gürcistan’ın mutlaka bağımsız bir devlet olarak kal­masını istiyorlardı. Onların savundukları Gürcü ulusunun dar çıkarları idi.

Bu noktadaki ideolojik mücadele bütün 1921 ve 1922 yılı içinde sürdü. RKP/B Transkafkasya Bölge Komitesi'nde özel­likle Orconikidze bu komitenin sorumlusu olarak Transkafkas­ya Federasyonu düşüncesini ısrarla savunuyorlar.

1922 ortalarına kadar tek tek Sovyet Cumhuriyetleri ile RSFSC arasındaki ilişkiler devletlerarası ikili anlaşmalar biçi­minde sürdürülüyor, bunun ötesinde birleşik komünist partisi­nin otoritesi ile ortak hareket sağlanıyordu. 1922 Mart'ından iti­baren bütün Sovyet cumhuriyetlerinde bir devlet içinde birleş­me talepleri eş zamanlı olarak dile getirilmeye, Sovyet kongre­lerinde bu yönde kararlar alınmaya başlandı. Bu gelişmeler kar­şısında 10 Ağustos 1922'de, RKP/B MK RSFSC ile bağımsız cumhuriyetler arasındaki ilişkiler konusunda bir karar tasarısı hazırlama görevine sahip bir komisyon oluşturdu.

Bu komisyonda Stalin, Kuybişev, Orconikidze, Ağamalioğlu (Azerbaycan), Myaznikov (Ermenistan), Mdvani (Gürcistan), Petrovski (Ukrayna) ve Çervyakov (Beyaz Rusya) yer alıyordu. Stalin tarafından kaleme alınan ilk taslak bu komisyonda tartı­şılarak Mdivani’nin çekimser oyuna karşı kabul edilir. “Özerk­leştirme” plânı denen şey, işte bu karar tasarısında yer alan bir plândır. Bu karar tasarısında içinde bir dizi özerk cumhuriyet ve özerk bölge bulunduran RSFSCnin deneyiminden yola çıkı­larak, diğer ulusal cumhuriyetlerin “özerk cumhuriyetler” ola­rak RSFSC’ye katılması biçiminde bir birlik ön görülmektedir. Bütün komünist partileri içinde tartışmaya sunulan bu taslak hakkında tepkiler değişik olmuştur. Azerbaycan ve Ermenistan Komünist Partileri ve Transkafkasya Bürosu bu tasarıyı destek­lemiştir. Beyaz Rusya KP/B MK var olan ilişkiler düzeyinde ilişkilerin sürdürülmesinden yana tavır takınmış, Ukrayna Ko­münist Partisi çekimser bir tavır takınmış, Gürcistan Komünist Partisi MK ise tasarıyı red etmiş, aynı zamanda Transkafkasya Federasyonu konusundaki olumsuz tavrını da yinelemiştir. Ta­sarı 23/24 Eylül’de RKP/B MK Örgütleme Bürosu Komisyo­nu’nda bir kez daha görüşülmüş ve yeniden kabul edilmiştir. Le­nin hasta olduğundan bu toplantılara katılamamıştır. Ama ken­disi bütün malzemeyi incelemiş ve sorun üzerine Stalin, Myaznikov, Orconikidze, Sokolnikov, Mdivani, Dumbadse, Zinzadse, Okucava (Bu son dördü Gürcistan Komünist Partisi MK üyeleridir) doğrudan görüşmeler yürütmüştür.

Sonunda Lenin’in önerisi, “Özerk cumhuriyetler olarak RSFSC’ye katılma yerine, RSFSC’nin diğer Sovyet Cumhuri­yetleri ile birlikte eşit haklara sahip devletler olarak bir federas­yon içinde birleşmesi yönünde olmuş, Stalin’in başında bulun­duğu komisyon bu temelde yeni bir taslak hazırlamıştır. Üzeri­ne onca gürültü kopartılan “özerkleştirme” plânı bağlamında bi­lince çıkartılması gereken olgular şunlardır:

Cumhuriyetlerin hangi biçimde birleşeceği sorunu, komü­nistler açısından somut durumda somut karar verilmesi gereken, ilkesel olmayan bir sorundur. Özerk cumhuriyetler olarak RSFSC’ye katılmak ile, RSFSC’nin diğer Sovyet Cumhuriyet­leri ile birlikte bir başka federasyon içinde birleşmesi özsel bir sorun değildir. İkincisi birinciye göre biraz daha gevşek bir bir­leşme biçimidir ve yığınların bilinç seviyesi açısından 1922’de daha uygun bir biçimdir.

Birleşme konusundaki “özerkleştirme plânı” Rusya Sosya­list FSC’nin o güne kadarki deneyimini   –başarılı deneyimi­ni göz önünde bulunduran bir plândır. Ve bu plân taslak ola­rak tartışmaya sunulan bir plândır.

Bu plânın tartışmasında bazı komünist partilerinin bu plâna karşı oldukları görüldüğü noktada, alternatif bir plân öne sürülmüş, üzerinde ısrar edilmemiş, bu konuda önemli bir çatış­ma olmamış, önemli bir mücadele yürümemiştir “Özerk cum­huriyetler olarak birleşme” plânının ilk taslağının Stalin tarafın­dan yazılmış olmasından yola çıkarak onunla Lenin arasında bu konuda köklü ve özde bir çelişme olduğunu ileri sürmek, ka­fadan çelişme yaratmaktır.

Çünkü daha sonra Lenin’in önerdiği biçimde birliğin en tu­tarlı savunucusu ve uygulayıcısı Stalin olmuştur.

Bir federatif birlik içinde birleşme yönünde karar 6 Ekim 1922’deki RKP/B MK toplantısında kabul edilmiştir. Yani özerkleştirme plânı Ağustos ortalarından Ekim başına kadar bir buçuk ay üzerinde tartışılan bir taslak olarak vardır!

Bundan sonra komünistler her alanda SSCB içinde birleş­me yönünde ajitasyon-propaganda çalışmasına ağırlık vermiş­ler, Kafkasya’da da Transkafkasya SSC Federasyonu içinde birleşme ve Federasyonun diğer devletlerle merkezi federasyon içinde birleşmesi propagandasına ağırlık verilmiştir. Bu nokta­da Gürcistan Komünist Partisi MK, Transkafkasya Federasyo­nu’na karşı çıkan tavrını sürdürmeye devam etmiş, Transkafkas­ya bölge örgütü (Her üç cumhuriyetten komünistlerin üst örgü­tü) ile Gürcistan Komünist Partisi MK arasında tartışmalar sert­leşmiştir. Gürcistan Komünist Partisi’nin birçok bölge örgütle­ri, RKP/B MK’nin Ekim toplantısı kararlarını selamlarken, Gürcistan KP MK bu kararlan sabote eder bir tavır takınmıştır.

Gelişmeler içinde parti tabanından soyutlanan Gürcistan Komü­nist Partisi MK, 22 Ekim 1922’de istifa etmiş, bu istifa kabul edilmiş ve yeni bir MK atanmıştır.

Bununla birlikte ideolojik mücadele kapanmamıştır. Gürcü milliyetçileri RKP/B MK’ya Orconikidze üzerine bir dizi ya­kınma, şikayet mektupları vb. göndermektedir. Orconikidze bu kişisel saldırılar karşısında da soğukkanlılığını koruyacak yer­de, önemli bir hata yapmış, Kasım 1922 sonunda kendi evinde yürüyen bir tartışmada Mdivani yanlısı bir Gürcü yöneticiyi tokatlamıştır. Mdivani ve taraftarları bu yanlışı da tabii kendi si­yasetleri için kullanmışlardır.

İşte Lenin’in yazıda sözünü ettiği, haklı olarak kızdığı olay budur.

Parti MK, birincisi Cerjinski, İkincisi Rikov başkanlığında iki ayrı araştırma komisyonunu olay yerine göndermiş ve her iki komisyon da Orconikidze’nin kaba kuvvet kullanmasının yanlışlığı yanında, özde milliyetçi bir sapmanın varlığını tespit etmişler, içerik olarak Orconikidze’nin doğru pozisyonu savun­duğunu belirlemişlerdir.

Bu bağlamda Stalin’in ‘otonomizasyon’dan yana, Lenin’in otonomizasyona karşı olduğunu söyleyip, tam da burda alıntıla­dığımız belgeyi tanık gösterenlere söylenecek şey şudur:

Söz konusu belge 30/31 Aralık 1922’de Lenin tarafından dikte ettirilmiştir. Ve ilk defa Nisan 1923’te toplanan XIII. Parti Kongresi’nde okunmuştur.

Lenin’in bu mektubu dikte ettirdiği sırada, gerçekte otono­mizasyon konusunda Lenin ve Stalin arasında bir ayrılık yoktur. Tersine, Lenin’in bu mektubu dikte ettirdiği sırada yapılan 30 Aralık 1922 ve tarihi birleşme kararını Sovyetler Birliği I. Sovyet Kongresi’nin aldığı federatif temelde cumhuriyetlerin birleşme kararını formüle eden ve savunan Stalin’den başkası değildir.” (“Ulusal Sorun Üzerine Eğitim Notları”, H. Yeşil, s. 217-221, Yeni Dünya İçin Yayınları, Mart 1994, İstanbul).

KöZ, “Lenin ile Stalin Arasında Yeni Devletin Şekillenmesi Hakkında Görüş Ayrılığının Arka Planı” ara başlığı altında şöyle diyor:

“7 Kasım 1917'den Sovyet cumhuriyetleri Birliği’nin ilan edilmesine kadar gelişen süreç, sadece iç savaşın yarattığı sıkıntılara tanık olmadı. Proletarya diktatörlüğünün nasıl örgütleneceği ve eski Rusya topraklarının üzerinde nasıl bir coğrafya şekilleneceği konusundaki tartışmalar da bu sürecin önemli ve sancılı bir boyutu oluşturdu. Lenin'i son günlerinde meşgul eden sorunların başında proletarya diktatörlüğünün nasıl örgütleneceği konusu geliyordu. Hem dış ticaret tekeli hakkındaki tartışmalar, hem de Gürcistan sorunuyla ilgili «özerklik» tartışmaları bu bağlamdadır.” (s.17).

Stalin ile Lenin arasındaki ayrılığın ne olduğuna bakıyorsunuz, ama KöZ başka telden çalıyor. Proletarya diktatörlüğünün nasıl örgütleneceği konusunda tartışmalar var! Nedir bu tartışmalar? Proletarya diktatörlüğünün nasıl örgütleneceği konusunda Lenin ile Stalin arasında ayrılık mı var? Ayrılık varsa, nasıl bir ayrılık bu? Komünist olduğunu söyleyen KöZ, neden ayrılık belgelerini ortaya koymuyor? Neredeyse her paragrafta, ulusal sorun bağlamında, Gürcistan meselesinde, Lenin ile Stalin arasında KöZ ayrılık keşfediyor! Yukarıda uzun uzun Gürcistan meselesini anlattık. KöZ’e önerimiz belgelere dayanarak konuşmasıdır. Mao’nun şu görüşleri KöZ’e yol göstermelidir:

"’Araştırma yapmayanın söz hakkı yoktur’ şeklindeki görüşüm "dar deneycilik" olarak alaya alınmıştı. Ama bugüne kadar, bu görüşü ileri sürmüş olmaktan pişmanlık duymadım. Pişmanlık şöyle dursun, araştırma yapmadan hiç kimsenin söz hakkı olamayacağında hâlâ ısrar ediyorum. "Resmi arabasından iner inmez" ortalığı velveleye veren, nutuk atan, önüne gelen her şeyi eleştirip, mahkûm eden pek çok insan vardır; ama aslında böyle kaç kişi varsa, hepsi de başarısızlığa uğramaya mahkûmdur. Çünkü ayrıntılı bir araştırmaya dayanmayan bu tür görüşler ve eleştiriler, cahil gevezeliğinden başka bir şey değildir.” (“Seçme Eserler” Cilt III, Mao Zedung, s. 16, Aydınlık Yayınları, Mart 1976, İstanbul).

SSCB’nin Kuruluşu

KöZ şöyle yazıyor: “SSCB BİR ULUSAL DEVLET OLMADIĞI GİBİ ULUSAL DEVLETLERİN FEDERASYONU DA DEĞİLDİ1”

SSCB, esas olarak Lenin’in önerisinin ne yazık ki o artık hayatta değilken resmen benimsenmesiyle kuruldu. Bu SSCB dünya devriminin ilk mevzisiydi ve her şeyden önce ulusal bir devlet olmayışıyla ayırt edilmekteydi. Öyle ki, federasyon ismi taşıdığı zaman bile üniter veya federal biçimde örgütlenmiş ulusal burjuva devletlerinden kökten farklı bir nitelik taşıyordu.“ (s.17)

Demek ki neymiş? SSCB’nin kurulması Lenin’in önerisi imiş. Doğru. Ancak Lenin öldükten sonra SSCB kurulmuş!!! Lenin ne zaman öldü? 24 Ocak 1924. SSCB ne zaman kuruldu? 30 Ocak 1922. Demek ki SSCB kurulduğunda Lenin hala yaşıyormuş! Lenin’in son yazısı “Az Olsun, İyi Olsun“ başlıklı, 2 Mart 1923 tarihlidir (“Seçme Eserler”, Cilt 9, Lenin, s.421-437, İnter Yayınları, Mayıs 1997, İstanbul).  Aynı sayfada KöZ yazarı doğru olarak, “1922 Aralık ayının 30'unda Tüm Rusya Sovyetlerinin Kongresi, Rusya Federasyonu, Transkafkasya Federasyonu, Ukrayna ve Beyaz Rusya Cumhuriyetlerinin birleşerek Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ni oluşturmasına karar verdi“ demektedir.

KöZ,  SSCB’nin “ federal biçimde örgütlenmiş ulusal burjuva devletlerinden kökten farklı bir nitelik“ taşıdığını belirttikten sonra, yazı içerisinde SSCB’nin emperyalist devletlerin basıncına fazla dayanmadığını belirtmektedir! SSCB’nin 1934’te, Milletler Cemiyeti’ne katılması, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletlerin kurucu üyesi olması KöZ’e göre yanlıştır! Çünkü SSCB, tek devlet olmadığı halde, Birleşmiş Milletler’de tek devlet olarak muamele görmüştür. Tek oy hakkı vardır vb. KöZ, ara başlıkta “SSCB bir ulusal devlet olmadığı gibi, ulusal devletlerin federasyonu da değildi“ diyor! Ulusal devlet değil, federasyon değil, peki nedir SSCB? Ara başlık bitiyor, başka bir ara başlığa geçiliyor. SSCB’nin ne olduğu sorusuna cevap vermiyor KöZ. SSCB’nin Birleşmiş Milletlere’e katılması bağlamında yukarıda değindiğimiz için geçiyoruz.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin oluşturulması için 1922'nin ikinci yarısında canlı bir siyasi kampanya yürütüldü. Lenin ve Stalin'in inisiyatifi üzerine 1922 yılı sonunda Sovyet halklarının gönüllü devletsel birliği sağlandı. Aralık 1922’de, Birinci Tüm-Birlik Sovyet Kongresi toplandı. 30 Aralık’ta, Lenin ve Stalin’in önerisi üzerine, Sovyet halklarının gönüllü bir devlet birliği, yani Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) kuruldu.  SSCB, dış ticaret, ordu ve donanma, dışişleri, ulaştırma işleri, posta ve haberleşme işleri komiserliklerinin, yalnızca Merkezi Birleşik Devletin Halk Komiserleri Konseyi düzeyinde kurulması öngörülmektedir. Buna karşı, maliye, ekonomi, beslenme, çalışma, kontrol komiserlikleri birlik anlaşmasını imzalayan devletlere bırakıldı. Her milliyetin birlikten özgürce ayrılma hakkı vardı. Kurulan birleşik devlet, yeni katılımlara açıktı.

Sonuç

KöZ’ün “Stalin Dosyası’nın bir sistematiği yoktur. Daldan dala atlama, bolca tekrarlar yazının esas yöntemidir. “Stalin Dosyası” ile ilgisi olmayan boş söz yığını, laf kalabalığı yazıya damgasını vurmaktadır. “Stalin Dosyası” yazılarında toplam on yedi alıntı yapılmaktadır. On alıntının kaynağı verilmemektedir. Stalin’den hiçbir alıntı yapılmamaktadır. KöZ’ün hazırladığı dosyanın ismi “Stalin Dosyası”dır. Eğer KöZ, Stalin’i değerlendirmek istiyorsa, öncelikle başvuru kaynaklarının Stalin’in yazıları olması gerekir. Stalin’i okumayan, yazılarını bilmeyenler Stalin’i değerlendiriyor! KöZ’e önerimiz Stalin’in yazılarını okumasıdır. Stalin okunmadan, Stalin karşıtlarının söylemlerinden, değerlendirmelerinden yola çıkılarak Stalin değerlendirilemez. “Stalin Dosyası”nda, Stalin hakkında söylenen yeni hiçbir şey yoktur. KöZ, Troçkistlerin, modern revizyonistlerin, Stalin düşmanlarının söylemlerini harmanlayıp bir “Stalin Dosyası” hazırlamıştır! Lenin ile Stalin arasında ayrılıkların olduğu söylemleri de yeni değildir. İdeolojik mücadele vermek isteyenler, karşıtlarının söylediklerini eleştirmek isteyenler, öncelikle karşıtlarının eserlerini temel almak zorundadır. Marksizmin, leninizmin tarihi böyledir. Onlar, burjuvaziyi, burjuva yazarlarını eleştirdiklerinde bile, burjuva yazarlarının eserlerini incelediler. Onlardan alıntılar yaptılar. KöZ’ün arkasında duran “komünistler”, Stalin’in yazılarını temel alarak eleştiri getirmelidir.

Stalin, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasının önderidir. Stalin, Nazi İmparatorluğu’nun yıkılmasında esas rolü oynayan Kızıl Ordu’nun başkomutanıdır. Stalin, Leninizmin yılmaz savaşçısı ve uygulayıcısıdır. Stalin, burjuvazi için bir nefret sembolüdür. Stalin, bir kızıl çuhadır. Stalin, proletaryanın burjuvazi üzerindeki zaferinin mümkünlüğünün ve üstünlüğünün sembolüdür. Sahte komünistlerin, Troçkistlerin, modern revizyonistlerin ve Stalin düşmanlarının Stalin’e saldırmasının yeteri kadar nedeni vardır. KöZ, Stalin’e ve Stalin şahsında sosyalizme, komünizme olan düşmanlığını ortaya koyuyor. İdeolojik gıdasını Troçkizm’den, modern revizyonizmden alan KöZ, marksizm-leninizm düşmanı koroya değişik tonlarda katılıyor. Tutarlı Stalin savunusu bugün gerçek marksizm-leninizm ile sahteleri arasındaki en temel ayraçlardan biridir.

STALİN’DEN ÖĞRENMEK YENMEYİ ÖĞRENMEKTİR!

30 Eylül 2017

Dünyadan

İşçi Dünyası