• İLETİŞİM
  • Anasayfa
  • Dünya
    • Dünya

  • Yayınlar
    • Yayınlarımız

  • İŞÇİ DÜNYASI
    • İşçi dünyası

  • KÜRDİSTAN
    • Kürdistan

  • Güncel
  • GENÇLİK
    • Gençlik

  • Kadın
    • Kadın

  • KÜLTÜR-SANAT
    • Kültür Sanat

  • Çevre

Cts06242017

Last updateÇrş, 21 Haz 2017 9am

Back Buradasınız: ANASAYFA Güncel AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE!

Güncel

AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE!

AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE!

NE 12 EYLÜL FAŞİST ANAYASA’SI, NE DE ALATURKA BAŞKANLIK SİSTEMİ!

AKP ve MHP’nin üzerinde anlaştığı, “Cumhurbaşkanlığı sistemi” adı verilen, gerçekte Türk tipi başkanlık sistemini içeren Anayasa değişikliği paketi 16 Nisan’da halkoyuna sunulacak.

Anayasa değişiklikleri üzerine büyük bir bilgi kirliliği var.

Anayasa değişiklik paketi içindeki maddeleri yürürlükte olan, yapılan bütün değişikliklere rağmen   faşist özü değişmemiş olan 12 Eylül Anayasa’sının şimdi değiştirilmek istenen maddeleri ile tek tek karşılaştırarak bir değerlendirme yapacağız. Okurlarımızı sıkma pahasına bunu yapacağız. Bilgi kirliliğini birazcık da olsa ortadan kaldırmak için bu gerekli. Eski uygulama ne, yapılan değişiklik ne, değişiklik geriye gidişi mi, ileriye gidişi mi temsil ediyor, ne anlama geliyor, eski ile yeni arasında ne gibi fark var? Bunların somut olarak değerlendirilmesi, bu sorulara doğru cevaplar verilmesi gerekiyor. 

Bu referandumda verilecek Evet’in anlamı, 1982 Anayasa’sının faşist özüne dokunmaksızın yapılacak kimi düzenlemelere onay vermek, 1982 Anayasası’nın yeni tadilatlarla sürmesine evet demektir. Değişikliklere verilecek Hayır oyları ise, hangi gerekçe ile verilirse verilsin, tersi ne kadar iddia edilirse edilsin, var olan durumun olduğu gibi sürmesine, yani 1982 faşist Anayasası’nın şimdiye kadarki haliyle sürmesine onay vermek, evet demektir. Önümüze sürülen iki faşist Anayasa arasında tercih yapmamız istenmektedir. Komünistlerin, devrimcilerin, aslında kendisine demokrat diyen herkesin bu tercih zorlaması karşısında takınacağı tek doğru tavır, biz sizin bu Anayasa değişikliği sahtekarlığı oyununuzun figüranı değiliz, alın her ikisini de alın başınıza çalın demektir. Boykottur. Ne yazık ki bu kadar açık bir konuda bile ‘sol’un kahir çoğunluğu bu tavrı takınacak olgunlukta değil. Egemenlerin iktidar dalaşında bu dalaşın taraflarının birinin kuyruğunda tavır takınmayı siyaset sanıyor! Sonra da biz neden büyüyemiyoruz diye hayıflanıyor. Bu soruya cevap ararken de bir çok halde halka küfürde konaklıyor. Sol’un gerçek bir güç haline gelebilmesi için önce kendi bağımsız siyasetini geliştirmeyi öğrenmesi gerek.

12 Eylül Anayasa’sı ile Alaturka Başkanlık Sistemi Karşılaştırması

MADDE 1:

1982 Anayasa’sının 9.maddesinde yer alan:

“Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” ‘bağımsız’ ibaresinden sonra “ve tarafsız” ibaresi ekleniyor.

Burjuva demokrasisi açısından ele alındığında yapılmak istenen değişiklik kağıt üzerinde olumlu bir değişikliktir.   Burjuvazinin egemen olduğu, burjuvazinin sınıf diktatörlüğünün hüküm sürdüğü bir çok ülkede Anayasalarda bu hükümler vardır. Burada bağımsızlık, diğer kuvvetlerden, yasama ve yürütmeden ayrı olma, onlar tarafından belirlenmeme anlamında kullanılır. Tarafsızlık ise dava taraflarından birinin yanında olmamak, dava taraflarına karşı eşit mesafede bulunmak, herkese eşit davranmak anlamında kullanılır.

Fakat burjuva anayasalarında yer alan bu ilke pratik uygulamada, hangi sistemde olursa olsun gerçekte yalandır.

Birincisi: Yargı sonuç olarak parlamentoların yaptığı yasaları uygulamakla yükümlüdür. Yasalara, enbaşta da Anayasa’ya ters kararlar alamaz. Burjuvazinin egemen olduğu ülkelerde yasalar, burjuvazinin sınıf çıkarlarını koruma yasalarıdır. Bu anlamda yargı burjuvazinin egemen olduğu ülkelerde burjuvazinin sınıfsal yargısıdır. Burjuvazi ile sömürülen ezilen sınıfların unsurlarının karşı karşıya geldiği her durumda, yargı burjuvazinin çıkarlarından yana tavır takınır, burjuvaziye bağımlıdır, burjuvaziden yanadır, taraflıdır. “Cep ile vicdan” arasında sıkışıp kalındığında da “cep” kural olarak kazanmıştır ve kazanır.

İkincisi: Yargının, en başta yüksek yargının ve yargıçları ve savcıları atayan, seçen kurumların halk tarafından doğrudan seçilmediği, Başkan tarafından veya parlamento tarafından veya hükümet tarafından ya da oluşan yargı bürokrasisinin kendi içinden kapalı devre “seçim” adı altında atandığı her durumda, kuvvetler ayrılığı noktasında yargının bağımsızlığı büyük bir yalandır.

Türkiye’deki somut duruma gelince: Yargı bu ülkede hiçbir zaman gerçek anlamda bağımsız olmadı. Esasta parlamentoda sayısal çoğunluğu elinde bulunduran parti eline geçen ilk fırsatta yargıyı da belirledi. Tarafsızlık meselesine gelince: Bizzat yargı mensupları kendilerini hep “devletin yüksek çıkarlarının savunucusu” olarak tanımladılar. Devletle birey vatandaşın karşı karşıya geldiği her durumda devletten yana tavır takındılar. Bunu açıklamakta da hiçbir sakınca görmediler.

Anayasa metnine mahkemelerin bağımsızlığı yanına tarafsız olacaklarının yazılması kağıt üzerinde burjuva demokrasisi açısından bir olumluluktur.

Sorun bunun hayata uygulanmasındadır. Burada “Anayasa gerçekliği” ile “hayat gerçekliği” önümüzdeki dönemde de karşı karşıya duracaktır. Bağımsız ve tarafsız yargı gerçekte –AKP egemenliği sürdükçe- AKP‘ne bağımlılık ve AKP’den yana taraf olarak uygulanacaktır.

MADDE 2:

Anayasa’nın 75. Maddesinde yapılan değişiklikle milletvekili sayısı 550’den 600’e çıkarılıyor.

Nüfus artışı göz önüne alındığında Milletvekili sayısının 600’e çıkarılması anlaşılır bir adımdır.

Bu arka planındaki hesapların ne olduğundan bağımsız olarak ele alındığında karşı çıkılacak bir değişiklik değildir.

Bu maddenin her halükarda parlamentoya girebilecek tüm partiler açısından bir avantaj olduğu açıktır.

MADDE 3:

Anayasa’nın 76. Maddesinde yapılan değişiklikle milletvekili seçilme yaşı 25’ten 18’e indiriliyor.

Bu da gençlerin siyasete doğrudan katılımını teşvik eden, -niyetten bağımsız ele alındığında- olumlu bir değişikliktir. Aslında bu değişikliğin yapılmasında geç bile kalınmıştır.

İlginç olan programlarında gençliğin siyasete katılmasını teşvik etmeyi savunan CHP ve HDP’nin bu değişiklik konusundaki olumsuz tavrıdır. Bu tavırla AKP ve MHP’ne seçilme yaşını 18’e indirmeyi savunan partiler payesi verilmiştir.

Ayrı maddenin milletvekili seçilme hakkı olmayanları belirleyen ikinci fıkrasında yer alan “yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar” ibaresi “askerlikle ilişiği olanlar” şeklinde değiştirilmiştir. Bu zorunlu Askerlik yaşının 20 olduğu bilindiğinde teknik bir değişikliktir. Aslında yalnızca var olan cümlenin silinmesi yeterlidir. Çünkü askerlikle ilişiği kesilmeyenlerin milletvekili olamayacakları metinde zaten vardır. Askerlikle ilişiği olanların milletvekili seçilemeyecekleri şimdi aynı maddede iki kez yazılmaktadır. Bu da Anayasa değişikliği yazıcılarının ne kadar yetkin olduklarının bir ifadesidir!

MADDE 4:

Anayasa’nın 77. maddesi başlığıyla birlikte değiştiriliyor:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri beş yılda bir aynı günde yapılır. Süresi biten milletvekili yeniden seçilebilir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde birinci oylamada gerekli çoğunluğun sağlanamaması halinde 101 inci maddedeki usule göre ikinci oylama yapılır.”

Milletvekili seçimlerinin 4 yıl yerine 5 yılda bir yapılması, andaki duruma göre bir kötüleşmedir. Burada siyasi istikrar adına, vatandaşların seçtiklerini doğrudan denetleme imkanı süresi uzatılmaktadır. Aslında seçimlerin daha az süre aralıklı yapılması, seçmenlerin seçtiklerini denetleme imkanlarını arttırır.

Cumhurbaşkanlığı seçim süresinde bir değişiklik öngörülmemiştir. Andaki Anayasada da cumhurbaşkanı 5 yılda bir seçilmektedir. Ancak şimdi cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin aynı gün yapılması Anayasa hükmü haline getirilmektedir. Bu yürütmenin öngörülen değişiklikte cumhurbaşkanına bırakılması, meclis hükümeti yerine cumhurbaşkanı hükümeti kurulması ile birleştiğinde birçok sakıncayı içinde barındıran bir değişikliktir. Bu değişiklikle 5 yıl süresince yönetimde  –demokratik yollarla- herhangi bir değişiklik hemen hemen imkansız hale getirilmektedir.

Anayasa’da referandumun yalnızca Anayasa değişikliklerinde -o da 2/3 çoğunluk sağlanamadığı halde- öngörüldüğü bir ülkede, milletvekili seçimlerinin 5 yılda bir yapılması, o AKP’nin sözünü çok ettiği “Millet iradesi” ne başvurma arasını mümkün olduğunca uzatma isteğini göstermektedir.

MADDE 5:

Anayasa’nın 87. Maddesinde yapılan değişiklikle, meclisin görev ve yetkileri içinden “Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek;” görev ve yetkisi kaldırılıyor.

“Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi” içinde, diğer bir ifade ile Türk tipi başkanlık sistemi içinde Meclis tarafından seçilen Başbakan ve onun kurduğu meclise karşı sorumlu Bakanlar Kurulu yer almıyor. Dolayısıyla Anayasa’da başbakan, bakanlar kurulunu düzenleyen maddeler, ifadeler kaldırılıyor. Yeni düzenlemede meclisin görevleri şöyle belirleniyor:

“Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; bütçe ve kesinhesap kanun tekliflerini görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmektir.”

Bu aslında yönetim sisteminin değiştirilmesinin Anayasa metnine yansıtılmasıdır.

Burjuvazinin diktatörlüğünün tek ‘demokratik’ biçimi parlamenter demokrasi değildir. Yürütmenin halk tarafından doğrudan seçilen Başkana bağlı olduğu başkanlık sistemleri de ‘demokratik’ yönetim biçimlerinden biridir. Hatta yasama, yürütme ve yargılamanın her birinin doğrudan halk tarafından seçildiği ve bu güçler arasında hepsi halk tarafından seçildikleri için bir denge ve denetim sisteminin kurulabildiği başkanlık sistemleri, doğrudan demokrasiye parlamenter sistemden daha yakın sistemlerdir.

Burada temel sorun, Türkiye’de kurulmak istenen alaturka cumhurbaşkanlığı sisteminde güçler arasında karşılıklı denetim ve denge sisteminin hemen hemen yokluğudur.

MADDE 6:

Anayasa’nın TBMM’nin bilgi ve denetleme yetkisini düzenleyen 98. Maddesinde yapılan değişiklikle gensoru doğal olarak meclis tarafından seçilen ve meclise karşı sorumlu bir kabine olmayacağı için kaldırılıyor. Milletvekillerinin Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlara yazılı olarak soru sorması, bunların da en geç on beş gün içinde cevap vermesi düzenlemesi getiriliyor.

Yeni 98. madde şöyle:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi; meclis araştırması, genel görüşme, meclis soruşturması ve yazılı soru yollarıyla bilgi edinme ve denetleme yetkisini kullanır. Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinmek için yapılan incelemeden ibarettir. Genel görüşme, toplumu ve Devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesidir. Meclis soruşturması, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında 106.ı maddenin beşinci, altıncı ve yedinci fıkraları uyarınca yapılan soruşturmadan ibarettir. Yazılı soru; yazılı olarak en geç onbeş gün içinde cevaplanmak üzere milletvekillerinin, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlara yazılı olarak soru sormalarından ibarettir. Meclis araştırması, genel görüşme ve yazılı soru önergelerinin verilme şekli, içeriği ve kapsamı ile araştırma usulleri Meclis İçtüzüğü ile düzenlenir.”

Burada Meclis’in Cumhurbaşkanı’nın hükümetini denetleyebilmesi konusunda getirilen imkanlar olağanüstü sınırlıdır.

MADDE 7:

Yapılan değişikliklerle Anayasa’nın 101 maddesinin metni şöyle:

Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş, yükseköğrenim yapmış, (eski metinde yer alan: “TBMM üyeleri arasından veya bu niteliklere sahip” ifadesi siliniyor.BN) milletvekili seçilme yeterliliğine sahip, Türk vatandaşları arasından, doğrudan halk tarafından seçilir. Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir. Cumhurbaşkanlığına, siyasi parti grupları, en son yapılan genel seçimlerde toplam geçerli oyların tek başına veya birlikte en az yüzde beşini almış olan siyasi partiler ile en az yüz bin seçmen aday gösterebilir. Cumhurbaşkanı seçilen milletvekilinin Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer. Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilir. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilir. İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin herhangi bir nedenle seçime katılmaması halinde; ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılır. İkinci oylamaya tek adayın kalması halinde, bu oylama referandum şeklinde yapılır. Aday, geçerli oyların salt çoğunluğunu aldığı takdirde Cumhurbaşkanı seçilir. Oylamada, adayın geçerli oyların çoğunluğunu alamaması halinde, sadece Cumhurbaşkanı seçimi yenilenir. Seçimlerin tamamlanamaması halinde, yenisi göreve başlayıncaya kadar mevcut Cumhurbaşkanının görevi devam eder. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin diğer usul ve esaslar kanunla düzenlenir.”

Anayasa’nın Cumhurbaşkanının niteliklerini belirleyen 101. Maddesinde yapılan değişiklikle; Cumhurbaşkanı nitelikleri içinden “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere” şartı kaldırılması aslında bir yanı ile teknik bir değişiklik, çünkü Cumhurbaşkanı olabilmek için milletvekili seçilme yeterliliği ve yüksek okul mezuniyeti şartları devam ediyor. Diğer yandan fakat bu değişiklik, Cumhurbaşkanı seçiminde milletvekili olma öncelliğini kaldırıyor.

Yapılan bir başka değişiklik, daha önceki 101. maddede yer alan “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer” cümlesindeki “varsa partisi ile ilişiği kesilir” ifadesi siliniyor. Böylece Cumhurbaşkanının partili olabileceği, evet parti yöneticisi, başkanı da olabileceği Anayasal hüküm haline getiriliyor.

Başta tabii CHP olmak üzere, Hayır cephesinin en fazla itiraz ettikleri değişikliklerden biri budur.

Üzerine bu kadar gürültü koparılan bu değişiklik, gerçekte Türkiye’de var olan fiili durumun Anayasa’ya yazılmasıdır. Aslında bugüne kadar Türkiye’deki cumhurbaşkanlarının hepsi partilidir. Partisi ile ilişkisi vardır. Atatürk ve İnönü partili Cumhurbaşkanları idi. Celal Bayar partili cumhurbaşkanı idi. Darbe cumhurbaşkanları, onların tayin ettikleri görünürde partili değildiler, fakat onların da partisi derin devletin kendisi idi. Özal, Demirel vs. bunların “Partisi ile ilişkisinin kesilmesi” kağıt üzerindeki bir sahtekarlıktı yalnızca. Bu sahtekarlığın ortadan kaldırılması her şeyin açık olması kötü değildir.

Değiştirilmek istenen 101 maddede, cumhurbaşkanlığına kimin nasıl aday gösterebileceği konusundaki hüküm şöyle idi:

“Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasî partiler ortak aday gösterebilir.”

Hükmün bu bölümü -yukardaki metinden de görüleceği gibi- şöyle değiştiriliyor:

“Cumhurbaşkanlığına, siyasi parti grupları, en son yapılan genel seçimlerde toplam geçerli oyların tek başına veya birlikte en az yüzde beşini almış olan siyasi partiler ile en az yüz bin seçmen aday gösterebilir” düzenlemesi getiriliyor.”

Böylece cumhurbaşkanlığına aday gösterme eşiği siyasi partiler açısından eşiği % 10’dan % 5’e indiriliyor. Bundan da önemlisi aday gösterme imtiyazı parlamenterler ve siyasi partilerden alınıyor. 100 bin seçmen imzası toplayabilmesi halinde partili ve milletvekili olmaksızın da cumhurbaşkanlığına aday göstermek, aday olmak mümkün. Bu tabii uygulamada çok zor. Fakat bu değişiklik eski metine göre kağıt üzerinde bir ilerleme.

MADDE 8:

Cumhurbaşkanın görev ve yetkilerini düzenleyen 104. Maddesi, yeni sisteme göre düzenleniyor. 12 Eylül Anayasa’sında Cumhurbaşkanına aşırı yetkiler tanınmıştır. 12 Eylül Anayasa’sına göre Cumhurbaşkanı fiilen yürütmenin başıdır. O “Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak” yetkisine sahiptir. Yetkileri içinde; seçimlerin yenilenmesine karar vermek, başbakanı ve bakanları atamak, istifasını kabul etmek, başkanlığında toplanan bakanlar kurulu kararıyla sıkıyönetim, olağanüstü hal ilan etmek, kanun hükmünde kararname çıkarmak, YÖK üyelerini seçmek, rektörleri seçmek, Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini seçmek yanında,

“Yabancı devletlere Türk Devletinin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,

Milletlerarası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,

Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil etmek,

Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek,

Genelkurmay Başkanını atamak,

Millî Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak,

Millî Güvenlik Kuruluna Başkanlık etmek,” gibi aşırı yetkileri vardır. Bu yetkilerin yanında cumhurbaşkanının halkoyu ile seçildiğini dikkate aldığımızda T.C’nin yönetim sistemi zaten parlamenter sistem olmaktan çoktan çıkmıştır. Uygulanan fiili Türk tipi başkanlık, alaturka cumhurbaşkanlığı sistemidir.

Yeni 104. madde fiilen uygulananı anayasal hale getiriyor. Millet Meclisi içinden ve tarafından seçilen –ve fakat seçilmiş cumhurbaşkanının onaylamaması halinde bir hükmü olmayan- Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu kaldırılıyor. Yürütme doğrudan Cumhurbaşkanına bağlanıyor. Yürütme, yasama meclisi dışında, seçilmiş cumhurbaşkanının atayacağı kişilerden oluşacak bir hükümet tarafından yerine getirilecek.

Cumhurbaşkanına kararname çıkarma yetkisi veriliyor. 12 Eylül Anayasası’nda Cumhurbaşkanının kararname yetkisi zaten vardı. “Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak.” Şu anda T.C. var olan Anayasa’ya dayanarak KHK’lerle yönetiliyor. Var olan metinde Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan KHK’ler için bir sınır çizilmiyor.

Yapılan değişiklikte Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri için bir sınırlama var. Şöyle deniyor:

“Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.”

Görüldüğü gibi aslında yeni metin, fiili durumun Anayasa’ya yazılması dışında, özellikle Cumhurbaşkanlığı KHK’lerinin sınırlarını belirlediği yerde, eski metine göre bir iyileştirme anlamına geliyor. Görünen odur ki, Hayır cephesinin önemli bölümünün şimdi hangi Anayasa’yla yönetildiğimizden haberi yoktur, var olanlar da yokmuş gibi davranmaktadır.

MADDE 9:

Geçerli Anayasa’nın Cumhurbaşkanı’nın hukuki sorumluluğunu düzenleyen 105. Maddesi şöyledir:

“Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur.

Cumhurbaşkanının resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz.

Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır. “

Yani geçerli 12 Eylül Anayasası’na göre Cumhurbaşkanı, fiilen siyaseti belirleyen konumuna rağmen siyaseten sorumsuzdur. Siyasi sorumluluk başbakan ve bakanlara aittir. Cumhurbaşkanı’nın “resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine ise yargı yolu tümüyle kapalıdır. O yaptıklarından dolayı “vatana ihanet” ile o da, meclisin dörtte üçünün (anda 367) vereceği kararla “suçlandırılır”! Aslında neredeyse imkansız –3/4 çoğunluk- kılınan hasbel kader yapılması halinde, cumhurbaşkanının akıbetinin ne olacağı konusunda mevcut Anayasa’da bir hüküm yoktur. Yani o aslında görevine devam da edebilir. En iyimser halde olacak olan, üyelerini atama yetkisine sahip olduğu Yüce Divan’da yargılanmasıdır.

Yeni düzenlemede bu madde şu hali almaktadır:

“Cumhurbaşkanı hakkında, bir suç işlediği iddiasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir. Meclis, önergeyi en geç bir ay içinde görüşür ve üye tamsayısının beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verebilir. Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasi partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her siyasi parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclis Başkanlığına sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona bir aylık yeni ve kesin bir süre verilir. Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde Genel Kurulda görüşülür. Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte ikisinin gizli oyuyla Yüce Divana sevk kararı alabilir. Yüce Divan yargılaması üç ay içinde tamamlanır, bu sürede tamamlanamazsa bir defaya mahsus olmak üzere üç aylık ek süre verilir, yargılama bu sürede kesin olarak tamamlanır. Hakkında soruşturma açılmasına karar verilen Cumhurbaşkanı, seçim kararı alamaz. Yüce Divanda seçilmeye engel bir suçtan mahkûm edilen Cumhurbaşkanının görevi sona erer. Cumhurbaşkanının görevde bulunduğu sürede işlediği iddia edilen suçlar için görevi bittikten sonra da bu madde hükmü uygulanır.”

Geçerli olan maddeye göre değişiklikler nelerdir:

1.​ Cumhurbaşkanı hakkında artık yalnızca “vatana ihanetten dolayı ” değil, herhangi “bir suç işlediği” iddiasıyla soruşturma açılması istenebilir.

2.​ Bunun için Meclisin 3/4 çoğunluğu değil, üye tam sayısının salt çoğunluğunun oyu yeterlidir. (550 kişilik mecliste 276; 600 kişilik mecliste 301)

3.​ Cumhurbaşkanı’nın Yüce Divan’a gönderilebilmesi için gerekli çoğunluk 3/4 den, (550 kişilik mecliste 413)  2/3’ye (550 kişilik mecliste 367) indirilmiştir.

4.​ Hakkında soruşturma kararı alınan cumhurbaşkanının seçim kararı alamayacağı, seçilmeye engel bir suçtan mahkum olan Cumhurbaşkanının görevinin sona ereceği Anayasaya yazılmıştır.

Bütün bunlar var olan her türlü yetkiye sahip olduğu halde, hiçbir sorumluluğu olmayan cumhurbaşkanını sorumlu tutmaya yönelik iyileştirmelerdir.

Burada da hayırcı cephe açısından sorun, andaki durumun berbatlığını görmemek ya da görüp söylememektir.

MADDE 10:

Anayasanın 106.maddesi şöyle düzenleniyor:

“Cumhurbaşkanı, seçildikten sonra bir veya daha fazla Cumhurbaşkanı yardımcısı atayabilir. Cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir nedenle boşalması halinde, kırkbeş gün içinde Cumhurbaşkanı seçimi yapılır. Yenisi seçilene kadar Cumhurbaşkanı yardımcısı Cumhurbaşkanlığına vekâlet eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır. Genel seçime bir yıl veya daha az kalmışsa Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimi de Cumhurbaşkanı seçimi ile birlikte yenilenir. Genel seçime bir yıldan fazla kalmışsa seçilen Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi seçim tarihine kadar görevine devam eder. Kalan süreyi tamamlayan Cumhurbaşkanı açısından bu süre dönemden sayılmaz. Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimlerinin yapılacağı tarihte her iki seçim birlikte yapılır. Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, Cumhurbaşkanı yardımcısı Cumhurbaşkanına vekâlet eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, 81 inci maddede yazılı şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde and içerler. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan olarak atanırlarsa üyelikleri sona erer.”

Meclise karşı sorumlu, meclis tarafından meclis içinden seçilen Başbakanlık, bakanlar kabinesi yerine Cumhurbaşkanlığı hükümeti kurulması halinde, tabii ki daha önce olduğu gibi yasama meclisi başkanının cumhurbaşkanına vekalet etmesi durumu ortadan kalkacak, cumhurbaşkanının yardımcısı ona vekalet edecektir. Başkanlık sistemlerinde bu normaldir.

Öngörülen alaturka başkanlık sisteminde başkanın yardımcı(larını) kendisi “seçildikten sonra” atayacağı öngörülüyor. Yani seçmen açısından yürütme bağlamında seçilen tek kişi cumhurbaşkanıdır. Ona –onun bir türlü engellenmesi durumunda- vekalet edecek kişi, doğrudan halkın seçtiği bir kişi olmayacaktır. Bu cumhurbaşkanlığı yapacak kişiye aşırı yetki vermek anlamına gelir. Doğru bir başkanlık sisteminde halk başkan yardımcısının –yani ona vekalet edecek kişinin de- kim olduğunu bilir. Başkan yardımcısı, başkan ile birlikte seçilir.

Kurulmak istenen alaturka başkanlık sistemi tek seçilen olan cumhurbaşkanına çok aşırı yetkiler veren bir sistemdir.

Değiştirilen 106. maddede ayrıca hükümet üyeleri hakkında meclis denetiminin nasıl olacağı da belirlenmektedir. Maddenin ilgili bölümü şöyledir:

“Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, Cumhurbaşkanına karşı sorumludur. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında görevleriyle ilgili suç işledikleri iddiasıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir. Meclis, önergeyi en geç bir ay içinde görüşür ve üye tamsayısının beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verebilir. Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasi partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından, her siyasi parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclis Başkanlığına sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona bir aylık yeni ve kesin bir süre verilir. Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır ve dağıtımından itibaren on gün içinde Genel Kurulda görüşülür. Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte ikisinin gizli oyuyla Yüce Divana sevk kararı alabilir. Yüce Divan yargılaması üç ay içinde tamamlanır, bu sürede tamamlanamazsa bir defaya mahsus olmak üzere üç aylık ek süre verilir, yargılama bu sürede kesin olarak tamamlanır. Bu kişilerin görevde bulundukları sürede, görevleriyle ilgili işledikleri iddia edilen suçlar bakımından, görevleri bittikten sonra da beşinci, altıncı ve yedinci fıkra hükümleri uygulanır. Yüce Divanda seçilmeye engel bir suçtan mahkûm edilen Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakanın görevi sona erer.”

Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, görevleriyle ilgili olmayan suçlarda yasama dokunulmazlığına ilişkin hükümlerden yararlanır.”

Görüldüğü gibi Cumhurbaşkanının kuracağı kabinenin bakanları hakkında da Meclisin belli bir denetleme hakkı/konumu vardır. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı konusunda geçerli olan prosedür aynen bakanlar için de geçerlidir.

Ancak burada bakanların bakanlık görevinin düşmesi bağlamında geçerli Anayasa’ya göre bakanlar

–hükümet/yürütme- lehine bir değişiklik yapılmıştır. Geçerli Anayasanın şimdi kaldırılmış olan 113’üncü maddesine göre:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile Yüce Divana verilen bir bakan bakanlıktan düşer. Başbakanın Yüce Divana sevki halinde hükümet istifa etmiş sayılır.” dı.

Yapılan değişiklikle bir bakanın bakanlığı Yüce Divan’a verilmesi ile bitmiyor. Ancak Yüce Divan’da “milletvekili seçilmeye engel bir suçtan ötürü hüküm giymesi halinde” bakanlık düşüyor.

Bu Yürütmeyi çok güçlendiren bir hükümdür.

Aynı maddenin son cümlesinde şöyle bir hüküm vardır:

“Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir.”

Bu cümle şimdiye kadar geçerli olan Anayasa’daki şu cümlenin yerine geçirilmiştir:

“Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri ve teşkilatı kanunla düzenlenir.”

Burada yapılan değişiklik, aslında parlamento içinden, parlamento tarafından seçilen hükümet sisteminden Cumhurbaşkanının kurduğu hükümet sistemine geçmenin doğal sonucudur. Hükümetin parlamento tarafından kurulmadığı bir sistemde, seçilen Cumhurbaşkanının atamalarından oluşan bir hükümet sisteminde bakanlıklar konusunda alınacak kararların kanunla değil, Cumhurbaşkanı kararnameleri ile düzenlenmesi sistemin mantığına uygundur.

MADDE 11:

Öngörülen değişikliğin 11.maddesinde Meclis seçimlerinin Cumhurbaşkanı tarafından yenilenmesini düzenleyen Anayasa’nın 116. Maddesi değiştiriliyor.

Değiştirilen 116.madde şöyle idi:

“Bakanlar Kurulunun, 110 uncu maddede belirtilen güvenoyunu alamaması ve 99 uncu veya 111 inci maddeler uyarınca güvensizlik oyuyla düşürülmesi hallerinde; kırkbeş gün içinde yeni Bakanlar Kurulu kurulamadığı veya kurulduğu halde güvenoyu alamadığı takdirde Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak, seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Başbakanın güvensizlik oyu ile düşürülmeden istifa etmesi üzerine kırkbeş gün içinde veya yeni seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisinde Başkanlık Divanı seçiminden sonra yine kırkbeş gün içinde Bakanlar Kurulunun kurulamaması hallerinde de Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Yenilenme kararı Resmî Gazetede yayımlanır ve seçime gidilir. “

Bilindiği gibi 1 Kasım 2015 Seçimlerine bu madde temelinde gidildi.

Yapılan değişiklikten sonra bu maddenin yeni şekli şöyle:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Bu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır.

Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır.

Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir. Seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verilen Meclisin ve Cumhurbaşkanının yetki ve görevleri, yeni Meclisin ve Cumhurbaşkanının göreve başlamasına kadar devam eder.

Bu şekilde seçilen Meclis ve Cumhurbaşkanının görev süreleri de beş yıldır.”

Burada önce geçerli Anayasa metninde Cumhurbaşkanının ülkeyi seçime götürmesi için sayılan şartlar silinmiştir. Cumhurbaşkanı yeni metne göre tek başına alacağı bir kararla ülkeyi istediği anda seçime götürebilir.

Olası engelleyici tek şey, seçim kararı aldığında, Cumhurbaşkanının da yeniden seçilmesinin gündeme gelmesidir. Yani Meclisin Cumhurbaşkanı tarafından alınacak bir kararla feshi, aynı zamanda Cumhurbaşkanının da feshi, ikisinin de yeniden seçime sunulması anlamına gelmektedir.

Meclisin kendi kendini ve aynı zamanda Cumhurbaşkanını fesih yetkisi de vardır. Ancak Cumhurbaşkanının tek başına alma yetkisine sahip olduğu böyle bir kararı ancak Meclisin beşte üçünün çoğunluğuyla (550 kişilik Mecliste 330; 600 kişilik Mecliste 360) alabilmektedir.

Burada da denge yine çok büyük ağırlıkla seçilmiş Meclis (yasama) aleyhine, seçilmiş cumhurbaşkanı (yürütme) lehine kurulmuştur.

Diğer yandan,

Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.”

Maddesiyle “iki dönem” kuralının arkasından dolaşılması imkanı yaratılmaktadır. Buradaki tek fren bu ikinci dönem içinde “yeniden aday olma”nın, seçimlerin yenilenmesine “Meclis tarafından karar verilmesi halinde” olabileceği hükmüdür. Yani Muhalefetin iddia ettiği gibi, ikinci dönemin sonlarına doğru Cumhurbaşkanı’nın seçim kararı alıp, aday olup, yeniden seçilme imkanı yoktur. Tabii Eğer Meclis’in 3/5 ü Cumhurbaşkanından yana taraf ise, Cumhurbaşkanının ikinci döneminin sonuna doğru fesih kararı alabilir. Bu teorik olarak mümkündür, fakat pratikte çok zordur.

MADDE 12:

Değişiklik Paketinin 12. Maddesi geçerli andaki Anayasa’da “III. Olağanüstü yönetim usulleri” başlığı altında yer alan 119.120.121.122. maddeleri, tek başlık ve madde halinde toplayarak şu şekle sokuyor:

“III. Olağanüstü hal yönetimi

MADDE 119-

Cumhurbaşkanı; savaş, savaşı gerektirecek bir durumun baş göstermesi, seferberlik, ayaklanma, vatan veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışma, ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması, anayasal düzeni veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerinin ortaya çıkması, şiddet olayları nedeniyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması, tabiî afet veya tehlikeli salgın hastalık ya da ağır ekonomik bunalımın ortaya çıkması hallerinde yurdun tamamında veya bir bölgesinde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilan edebilir. Olağanüstü hal ilanı kararı verildiği gün Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde ise derhal toplantıya çağırılır; Meclis gerekli gördüğü takdirde olağanüstü halin süresini kısaltabilir, uzatabilir veya olağanüstü hali kaldırabilir. Cumhurbaşkanının talebiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi her defasında dört ayı geçmemek üzere süreyi uzatabilir. Savaş hallerinde bu dört aylık süre aranmaz. Olağanüstü hallerde vatandaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile 15 inci maddedeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya geçici olarak durdurulacağı, hangi hükümlerin uygulanacağı ve işlemlerin nasıl yürütüleceği kanunla düzenlenir. Olağanüstü hallerde Cumhurbaşkanı, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, 104 üncü maddenin onyedinci fıkrasının ikinci cümlesinde belirtilen sınırlamalara tabi olmaksızın Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Kanun hükmündeki bu kararnameler Resmî Gazetede yayımlanır, aynı gün Meclis onayına sunulur.

Savaş ve mücbir sebeplerle Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplanamaması hâli hariç olmak üzere; olağanüstü hal sırasında çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri üç ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülür ve karara bağlanır. Aksi halde olağanüstü hallerde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi kendiliğinden yürürlükten kalkar.”

Bu maddede yapılan değişikliklerin en önemlisi “Sıkıyönetim” in, yani yönetimin bütünüyle askere havale edildiği yönetim biçiminin Anayasa’dan çıkarılmış olmasıdır. Yapılan değişiklikle geçerli Anayasa’da yer alan 122. maddesi bütünüyle Anayasa metninden çıkarılmıştır. Sıkıyönetim adı altındaki Askeri Yönetim biçiminin Anayasadan çıkarılması sivilleşme yönünden önemli bir adımdır.

Buna karşı Olağanüstü Hal ilan etme yetkisi tek başına Cumhurbaşkanına verilmiştir. Meclis gerekli gördüğü taktirde Olağanüstü Hali uzatma, kısaltma veya kaldırma yetkisine sahiptir.

MADDE 13:

Anayasa’nın 142. maddesine aşağıdaki fıkra ekleniyor:

“Disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamaz. Ancak savaş halinde, asker kişilerin görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevli askeri mahkemeler kurulabilir.”

142.maddedeki değişiklikle birlikte andaki Anayasanın Askeri Mahkemelerle ilgili 145. maddesi de olduğu gibi Anayasadan çıkarılıyor.  

Ayrıca mevcut Anayasa’nın “Askeri Yargıtay’la ilgili 156. maddesi, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ile ilgili 157.maddesi de silinmiş, Anayasadan çıkarılmıştır.

Askeri Yargıyı esasen ortadan kaldıran bu değişiklik, Anayasal olarak süren yargıdaki ikiliği, askerin kendi özel yargısına sahip olma imtiyazını ortadan kaldırmaktadır ve Anayasa’da sivilleşme konusunda atılan bu adım önemlidir.

MADDE 14:

Değişiklik paketinin 14. Maddesinde mevcut Anayasa’nın HSYK ile ilgili 159.maddesi şöyle değiştiriliyor:

“2709 sayılı Kanunun 159’uncu maddesinin başlığı ile birinci ve dokuzuncu fıkralarında yer alan “Yüksek” ibareleri madde metninden çıkarılmış; iki, üç, dört ve beşinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiş; altıncı fıkrasında yer alan “asıl” ibaresi madde metninden çıkarılmış; dokuzuncu fıkrasında yer alan “kanun, tüzük, yönetmeliklere ve genelgelere” ibaresi “kanun ve diğer mevzuata” şeklinde değiştirilmiştir.”

HSYK’nin isminden “Yüksek” sıfatının çıkarılması sembolik bir anlama sahiptir. Bu sıfatlar bürokrasinin kendine vermiş olduğu, önemlerini vurgulayan sıfatlar olarak çokça vardır.

“Hâkimler ve Savcılar Kurulu onüç üyeden oluşur; iki daire halinde çalışır.”

Şimdiye kadarki yapısında HSYK 22 üyeden oluşuyordu.

“Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir.”

Burada bir değişiklik yoktur.

“Kurulun, üç üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, bir üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından Cumhurbaşkanınca;”

Kurulun dört üyesinin Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi konusunda da bir değişiklik yoktur.

“üç üyesi Yargıtay üyeleri, bir üyesi Danıştay üyeleri, üç üyesi nitelikleri kanunda belirtilen yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar arasından Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilir.”

Yeni olan Kurulun 7 üyesinin TBMM tarafından seçilmesidir. Değiştirilmek istenen mevcut Anayasa’da TBMM tarafından seçilmesi öngörülen bu üyelerden 3’ü Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulu tarafından; 2’ si Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca, 1’i Türkiye Adalet Akademisi üyeleri Arasından TAA Genel kurulunca seçiliyordu. Bu değişiklik Yargı Bürokrasisinin gücünü azaltan, buna karşı TBMM’nin yargı üzerindeki denetim gücünü arttıran bir değişikliktir. Burada Yargı TBMM tarafından seçilecek adayları belirleme durumundadır. TBMM seçimini önerilen birden fazla aday arasında yapmak durumundadır. Yargıçların, enbaşta da yüksek yargının doğrudan seçimlerle iş başına gelmediği bir sistemde, halkın oyuyla seçilenlerin yüksek yargının belirlenmesinde son sözü söylemesinde bir yanlışlık yoktur.Bu bağlamda yargının siyasallaştığı konusunda getirilen itirazlar, yargının sanki şimdiye kadar siyasi olmadığını, şimdi bu hale getirildiğini ima ve iddia ettiği noktada doğru itirazlar değildir.

MADDE 15:

Anayasa değişiklik paketinin 15.maddesi, başkanlık sistemine geçişe bağlı olarak, mevcut Anayasa’nın bütçenin hazırlanması ve uygulamasını düzenleyen 161.maddesinin yeniden yazılımı.  

Merkezi bütçe kanunla düzenlenmektedir. Yani alaturka Cumhurbaşkanlığı sisteminde de devletin merkezi bütçesinde son söz  Meclisindir. Cumhurbaşkanı kabinesinin bu bağlamdaki görevi bütçe yasa taslağını meclise sunmaktır.

Değişiklik paketinin 16. maddesi yeni yapılan düzenlemeler temelinde Anayasa’da yürürlükten kaldırılan maddeleri, maddeleri ayıklamayı, kimi düzenlemelerin ne zaman yürürlüğe gireceğini içeriyor.

Değişiklik paketinin 17. maddesi mevcut Anayasa’ya geçici bir 21.madde eklemiştir.  Bu maddeye göre:

Cumhurbaşkanlığı sistemi 3 Kasım 2019 tarihinde yapılması geçici Anayasa hükmü olan seçimler sonrasında başlayacaktır. 3 Kasım 2019’da yapılacak seçimlere daha iki yıl dokuz ay vardır. Ve yeni sistemin ilk cumhurbaşkanının kim olacağı o seçimlerde belirlenecektir. Tartışmaların burjuva muhalefet açısından bu sistem cumhuriyetin sonu olur, Recep Tayyip Erdoğan seçilmiş Sultan olur şeklinde yürütülmesi aslında onun demokratik seçimlerle bir iktidar olma iddiası olmadığını gösteren bir tavırdır. En kötüsü de tabii devrimci Solun da önemli bölümünün aynı minvalde tavır takınmasıdır.

Hakimler ve Savcılar Kurulu ile ilgili değişiklikler Referandumdan sonra -sandıktan Evet’in çıkması durumunda-  iki ay içinde HSK’nın yeniden yapılandırılması gündemde olacaktır. Bu bugünkü güç dengesinde andaki HSYK’ya göre çok daha fazla AKP‘nin denetimine geçecek bir yapının ortaya çıkması sonucunu verecektir.

Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra birlikte yapılacak ilk milletvekili genel seçimi ile cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından uygulanmayacak olan Anayasanın 67.maddesinin son fıkrasında

“Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz” hükmü vardır. Yani seçim kanununda yapılacak değişiklikler, bunlar seçim öncesinde ne zaman yapılırsa yapılsın uygulanabilecektir. Bu bağlamda biz Milletvekili seçimlerinde dar bölge/iki turlu seçim sisteminin doğrudan demokrasiye en yakın sistem olduğunu savunuyoruz.

Değişiklik Paketinin 18. maddesinde Anayasada yapılacak değişikliklerin hangi tarihten itibaren geçerli olacağı belirleniyor. Buna göre yönetim sistemi ile ilgili değişikliklerin çok büyük bölümü 3 Kasım 2019’da birlikte yapılması öngörülen parlamento ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yürürlüğe girecek.

Milletvekili sayısını 600’e çıkartan değişiklik (75.madde), Milletvekilliği Seçimlerinin 5 yılda bir (Cumhurbaşkanlığı ile birlikte) yapılacağı hükmü (77.Madde), Cumhurbaşkanlığı seçim usulü hakkındaki değişiklikler (101.madde,ve silinen 102.madde) “ birlikte yapılacak ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin takvimin başladığı tarihte” yürürlüğe girecek.

101.maddede yer alan “cumhurbaşkanı seçilenin varsa partisi ile ilişiği kesilir” hükmünün ilgası yasanın yayımı tarihinde, yürürlüğe girecektir. Bunun pratikteki anlamı referandumda Anayasa değişikliklerinin onaylanması halinde Recep Tayyip Erdoğan’ın –eğer isterse- yeniden AKP yönetiminde doğrudan yer alabilmesi, evet AKP Başkanı da olabilmesidir. Yani bir sahtekarlığa son verilmiş, oyun açık oynanmış olacaktır.

Değişiklikler Ne anlama Geliyor?

Değişiklikleri somut olarak karşılaştırdığımızda görünen şudur:

Öngörülen Anayasa değişiklikleri, 1982 Anayasası’nın faşist özüne dokunmayan değişikliklerdir.

Değişiklikler esası itibarıyla yönetim sisteminde var olan eklektik yapıyı değiştirmeye ve Türkiye’de anda fiilen yürüyen alaturka başkanlık sistemi ile Anayasa’yı uyumlu hale getirmeye yönelik değişikliklerdir.

Bu değişikliklerle, eğer bunlar Referandumdan onay alarak çıkarsa, Recep Tayyip Erdoğan’a muhalefet tarafından yöneltilen “Anayasayı çiğneme” suçlamalarının yasal temeli ortadan kalkmış olacaktır. Bu yönüyle bu değişiklikler Recep Tayyip Erdoğan’ın kendini ve yaptıklarını Anayasal güvence altına almanın aracıdır.

Diğer yandan bu değişiklikler seçilmişlerle/atanmışlar; sivil siyaset ile bürokrasi arasındaki ilişkilerde atanmışların ve bürokrasinin gücünü azaltmaya yönelik değişikliklerdir. Bu kendini en açık olarak sıkıyönetimin Anayasa’dan çıkarılması, yargı konusundaki yeni Anayasa hükümleri vb. de göstermektedir.

Egemen sınıflar, onların siyasi temsilcileri arasındaki iktidar dalaşında bu Anayasa AKP’nin iktidarı bütünü ile ele geçirme yönünde atmış olacağı önemli bir adım olacaktır.

Andaki durumda bu Anayasa değişiklikleri, kabul edilmesi halinde yeni seçilecek Cumhurbaşkanı çok geniş yetkilere sahip olacaktır. Alaturka başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığı –yer yer iddia edildiği gibi- bütünüyle ortadan kaldırılmamaktadır, fakat yürütme, diğer güçlere göre çok büyük avantajlara sahiptir. Aşırı güçlü bir başkan ve yürütme öngörülmektedir. Alaturka başkanlık sisteminde yasama/yürütme/yargılama erkleri arasında karşılıklı denge ve kontrol sistemi doğru kurulmamıştır.

Yürürlükte olan 12 Eylül darbe Anayasa’sı; asker sivil Kemalist devlet bürokrasisinin iktidarını sağlama almak için hazırlanmış, ırkçı, Türk ulusunun egemenliğini öngören, Türk olmayan milliyetlere hiçbir hayat hakkı tanımayan, aşırı merkeziyetçi, Kemalist ideolojiyi devlet ideolojisi olarak anayasal hüküm haline getiren faşist bir Anayasa’dır.

Bu Anayasa’da şimdi yapılan tadilat, faşist özü koruyarak, asker sivil Kemalist devlet bürokrasisi yerine, AKP’nin egemenliğini sağlama alma hedefine hizmet eden bir tadilattır. Sonuçta egemenlerin iktidar dalaşının bir ifadesidir.

Anayasada öngörülen değişiklikler faşist bir Anayasayı, demokratik bir Anayasa’ya dönüştürme yönünde yapılmış olan değişiklikler değildir. AKP/Erdoğan bunu iddia ediyor ve yalan söylüyor.

Öngörülen değişiklikler fakat Türkiye’de demokrasiden uzaklaşma, faşist tek adam diktatörlüğüne yönelme -bir bölümü açısından hatta laik cumhuriyetten, şeriatçı saltanata  yönelme- değişiklikleri de değildir.

Değişiklikler faşist bir ülkede bir yönetim biçiminden, fiilen geçilmiş olan bir başka yönetim biçimine geçişi Anayasal hale getirmeye yönelik değişikliklerdir.

Biz komünistler seçimleri, referandumları komünist faaliyet açısından dikkate alır, her seçimi, her referandumu içinde bulunulan somut koşullara göre değerlendirir, seçimlere, referandumlara katılıp katılmayacağımızı, katılacaksak nasıl katılacağımızı somut değerlendirerek uygun taktiği belirleriz.

Bütün komünist faaliyette temel sorun, işçi sınıfı ve emekçiler içine komünist düşünceleri, alternatifi, burjuva düşüncelerle çatışma içinde taşımak, işçi sınıfının ve emekçi yığınların bilinç ve örgütlenme seviyesini ilerletmektir. Hangi taktik bunun için daha elverişli şartlar yaratır?

Şimdi, en başta da belirttiğimiz gibi, halklarımızın önüne referandumda konulan soru şudur:

Var olan faşist Anayasa olduğu gibi kalsın mı, yoksa AKP ve MHP kotardığı değişiklikler yapılsın mı?

Hayır’ın pratik sonucu birincisi; Evet’in pratik sonucu ikincisi olacaktır.

Durumun bu olduğu yerde bu Referandumda Evet veya Hayır yönünde tavır takınmak, işçilerin emekçilerin bilincini karartmaktır.

Bu Referandumda sol adına neyse ki Evet yönünde tavır takınan yok. Bundan önceki Anayasa Referandumunda “Yetmez Ama Evet” diyen sol eskisi epey liberal vardı.  Türkiye’de Anayasa’nın değiştirildiği bir Referandum söz konusu olduğunda komünist tavır önce Anayasa’nın dibacesinin ve “değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez” ilk üç maddesinin yer almadığı bir Referandumda biz yokuz demeyi gerektirir. Çünkü bu olmadan yapılacak hiçbir değişiklik öze ait olmaz!  Çeşitli ulus ve milliyetlerinden halklarının ihtiyacı olan faşist Anayasa’da yapılacak kozmetik değişiklikler değildir. Demokrasi, burjuva anlamda demokrasi için de 1982 Anayasa’sının toptan reddi ve yeni demokratik bir Anayasa gereklidir.

Bu referandumda  komünist tavır, bu Referandum faşizmler arasında tercih referandumudur deyip  referandumu boykottur.

Bunu dediğimizde bize “Ama bu Hayır cephesini bölmeye hizmet eder dolayısıyla Erdoğan’ı güçlendirir. “ deniyor!

Egemen sınıfların kendi aralarındaki iktidar dalaşı açısından her soruna yaklaşımda Erdoğan unsurunun temel alınması, anlaşılır ve fakat hastalıklı bir yaklaşımın ürünüdür.

Devrimcilerin yaklaşımı bu olamaz, olmamalıdır. Biz sorunlara işçi sınıfı ve emekçilerin bilinç ve örgütlenme seviyesini yükseltmek açısından yaklaşmalıyız. Soruna böyle yaklaştığımızda aslında bu referandumda devrimciler açısından yapılması gerekenin ne olması gerektiği ortadadır.

Biz egemen sınıfların iktidar dalaşında bunların bir bölümünün safında, ötekinin karşısında değil, hepsinin karşısında yer alırız.

Referandumda yapmamız gereken var olan Anayasa’ya da, önerilen değişikliğe de hayır deyip, referandum sahtekarlığını red edip, demokratik bir Anayasanın propagandasını yapmaktır.

12 Eylül Anayasa’sı çöpe atılmalı, yeni demokratik anayasa yapılmalıdır. Bu anayasada; bireyin devlete karşı hakları korunmalı, devlet özgür eşit vatandaşların bir hizmet aracı olarak görülmeli, bütün önemli konularda halk oylamaları öngörülmeli, yerel-yerinden yönetim ilkesi temel alınmalı, çok uluslu yapı temel alınmalıdır. Türk milletine, Atatürk milliyetçiliğine atıfların demokratik bir Anayasa’da yeri yoktur. Böyle bir anayasa için mücadele etmeliyiz. Böyle bir anayasa er ya da geç gelecektir!

Kurtuluş Devrimde!

Türkiye’de T.C devleti kurulduktan, 1925 Takriri Sükûn Kanunu ile Kemalist diktatörlük iktidarını sağlamlaştırdıktan bu yana faşizm hüküm sürmektedir. Faşizm üstten, emperyalizmle işbirliği içinde olan asker, sivil bürokratik elit tarafından uygulana gelmektedir. Parlamenter demokrasi, faşizmin gerekli görüldüğünde yer yer kaldırılıp atılan maskesi olagelmiştir.

Türkiye/Kuzey Kürdistan’da faşizmin bir kez daha geri gelmemesi, tarihe gömülmesi, demokratik   halk devrimi ile mümkündür. Bütün çalışmamızın merkezinde devrim mücadelesi durmalıdır. Bunu yaparken burjuva demokratik haklar için de mücadele etmeliyiz. Burjuvazinin diktatörlüğünün demokratik biçimini, faşist biçimine tercih etmeliyiz. Çünkü burjuvazinin diktatörlüğünün demokratik biçimi, bu diktatörlüğün faşist biçimlerine kıyasla işçi sınıfı ve emekçi yığınların yaşam ve mücadele şartları açısından daha iyi imkânlar sunar. Fakat bir gerçeği de unutmamalıyız. Faşizm burjuva diktatörlüğünün, onun sınıf iktidarının biçimlerinden biridir. Burjuvazinin sınıf iktidarı varlığını sürdürdükçe, onun en demokratik görünümlü yönetimi döneminde de faşist tedbirler olacaktır. Bu diktatörlük kendini gerçek anlamda tehdit altında gördüğünde, eğer devrimle önlenemezse, faşizme geçmekten kaçınmayacaktır. Bu anlamda burjuvazinin diktatörlüğünün demokratik biçimiyle faşist biçimi arasında Çin Seddi yoktur, bir biçimi diğerinin unsurlarını içinde barındırır. Faşizmi, faşizm tehlikesini bir daha gelmemecesine tarihe gömmenin tek yolu, işçi sınıfı önderliğinde devrimlerdir.  

Bugün Türkiye’de Anayasa konusunda yürüyen tartışmada, sorun burjuva demokratik hakların faşizme karşı savunulması ya da burjuva demokrasisinin, faşizm tehlikesine karşı savunulması vs. anlamında bir sorun değildir. Türkiye’de faşizmin uygulanış biçimleri arasında bir tercih tartışması yürüyor ve bu kitlelere iki taraf açısından da “demokrasi” “halk egemenliği” vb. tartışması olarak yutturulmaya çalışılıyor.

İşçileri, emekçileri, halklarımızı referandum sahtekârlığına katılmamaya, boykota çağırıyoruz!

Kurtuluş egemenler arasındaki iktidar dalaşında medet ummada değil, kurtuluş devrimde!

Faşizm türleri arasında tercih yapmayı reddedelim! Devrim için örgütlenelim, mücadeleyi yükseltelim!

Şubat 2017

 

 

 

 

Dünyadan

İşçi Dünyası