• İLETİŞİM
  • Anasayfa
  • Dünya
    • Dünya

  • Yayınlar
    • Yayınlarımız

  • İŞÇİ DÜNYASI
    • İşçi dünyası

  • KÜRDİSTAN
    • Kürdistan

  • Güncel
    • Güncel

  • GENÇLİK
    • Gençlik

  • Kadın
    • Kadın

  • KÜLTÜR-SANAT
    • Kültür Sanat

  • Çevre

Pzt08212017

Last updateCts, 12 Ağu 2017 1pm

Back Buradasınız: ANASAYFA Dünya ABD: SEÇİMLER VE GELİŞMELER!

Dünya

ABD: SEÇİMLER VE GELİŞMELER!

ABD:SEÇİMLER VE GELİŞMELER!

 

8 Kasım 2016 tarihinde ABD’de başkanlık, temsilciler meclisi (Kongre) ve senatonun üçte birini yenileme seçimleri yapıldı. Yönetimin değişmesi bağlamında belirleyici olan seçim başkanlık seçimi olduğundan, meclis ve senato seçimleri medyada fazla gündeme getirilmedi. Başkanlık seçimi ise kamuoyunu aylarca meşgul etti.

Başkanlık seçimi için mücadele esas olarak “aynı partinin iki kanadı” olarak değerlendirilebilecek Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında geçmektedir. “Üçüncü partiler” olarak değerlendirilen diğer partilerin adaylarının seçimlere katılmaları, propagandalarını yapmalarından başka bir rol oynamamaktadır. Bu nedenle de seçim kampanyası süresince -bu sefer 511 gün sürdüğü açıklandı- kamuoyunun dikkatinin merkezinde, Cumhuriyetçiler ile Demokratların başkanlık için seçim kampanyası durmaktadır. Seçim kampanyasının en uzun bölümü ise bu partilerin başkan adaylarını belirlemek için yaptıkları ön seçimlerdir. Eyaletlerde yapılan seçimlerle başkan adayları belirleniyor. Cumhuriyetçilerden Donald Trump, Demokratlardan ise Hillary Clinton adaylık yarışını kazandılar.

Adaylık yarışında Trump rakiplerini fazla zorlanmadan geçti. Kamuoyunun dikkatini çeken esas şey, Trump’ın seçim propagandasında açık ırkçı, faşist, kadın düşmanı, seksist görüşleriydi. Dış siyaset açısından da “Batılı” emperyalist güçlerin temsilcilerini kızdıran Putin’i methetme vb. tavrıydı.

Clinton ise kendisine “demokrat sosyalist” diyen sosyal-demokrat görüşler savunan Bernard Sanders ile yarıştı. Sanders seçim propagandasında, gençlerin, siyahların ve hispaniklerin (Latin Amerikalı), genelde işçilerin ve ezilen tabakaların kimi sorunlarını dile getirdi. Genel akım göçmenlere ve mültecilere karşı iken, Sanders onların haklarını savundu ve başkan seçildiğinde kapsamlı bir göç reformu vaat etti. Sanders’in egemenlerin hoşuna gitmeyen tavırları arasında bağımsızlık mücadelecisi Oscar Lopez Rivera’nın hemen serbest bırakılmasını talep etmek ve Puerto Rico’ya sömürge gibi davranılmaması, Puerto Rico’luların kendi kaderini kendilerinin tayin etmesi gerektiği ve onların bağımsızlıktan yana karar vermesi durumunda da onları destekleyeceğini vb. açıklamasıydı.

Varolan sistemden ve yönetimi değişerek elinde tutan partilerden (Cumhuriyetçiler ve Demokratlar) bir şey beklemeyen Sanders’in iyi niyetli ama saf taraftarları Sanders’e bağımsız aday olması önerisinde bulundular, ama Sanders bu öneriyi kabul etmedi. Sonuçta Sanders’in görüşleri Demokratların da egemenlerinin çıkarlarına tersti ve Sanders yarışı kaybetti. New York Times gazetesinde yazan Paul Krugman “Kim ki, Sanders’i onun daha iyi seçilebilirliği nedeniyle desteklerse, tarih onu asla affetmeyecektir.” diyerek Demokratların Trump’a karşı seçimi kaybetmesi ihtimalini, Sanders’in seçilmesi ihtimalinden daha iyi bir seçenek olarak savunuyordu. Adaylık yarışında Demokratların Sanders’e karşı “oyunlar” yaptığı sonradan kamuoyuna yansıdı. Buna rağmen Sanders, kamuoyu üzerindeki etkisini Clinton’un seçilebilmesi için kullandı ve Clinton’ın seçim propagandasını destekledi. Adaylık yarışı bittikten sonra Sanders’in “sosyal-demokrat programı” da son bulmuştu...

Sanders’in seçim propagandasında savunduğu kimi demokratik talepler, kimi “sol” medya mensupları tarafından, gidiş yönünü belirleyecek olan seçim kampanyasının, Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında değil, Sanders’in klasik sosyal-demokrat programı ile neoliberalizmin değişik versiyonları arasında olduğu biçiminde değerlendirildi. Kimi “sol” kesimler de Sanders’i sisteme alternatif olarak gösterdi.

Başkanlık seçiminde yarışacak iki adayın, her iki partinin de yaptığı kongrelerinde (Temmuz ayı sonlarında) resmen de belirlenmesinden sonra iki aday arasındaki seçim propagandasına başlandı.

Seçim propagandasının bu ikinci bölümü esasta Trump ile Clinton’ın birbirini suçlaması ve birinin diğerini ABD’yi yönetecek kapasitede olmadığı değerlendirmesi vb. temelde yürütüldü. Clinton Obama döneminin siyasetinin sürdürücüsü olarak kitlelere yalan temelinde bile olsa hiçbir yenilik vaad edemiyordu. Trump’ın Clinton’ın hasta olduğu ve başkanlık yapamayacağı iddiasına karşı yapabildiği şey, sağlıklı olduğunu açıklaması ve TV programında kavanoz kapağı açarak “güçlü” ve “sağlıklı” olduğunu göstermek vb. idi. Trump ise kendisine sorulan “neden sağlık raporunuzu açıklamıyorsunuz?” sorusuna “gerçekten hiçbir sağlık sorunum yok. Buradayım. Paylaşmalı mıyım.  Önemsemiyorum bunu” yönlü cevap veriyordu.

Sağlık tartışması dışında Trump ABD Başkanı olarak Obama’nın Irak’ta ABD askerini geri çekmesi nedeniyle “İslam Devleti”nin kurucusu olduğunu, Clinton’ın Dışişleri Bakanı iken “İslam Devleti”nin henüz “bebek” ve şimdi 30’dan fazla ülkede varolduğunu ve Clinton’ın “İslam Devleti”ni durdurabileceğini sanmadığını, Clinton’ın seçilmesi durumunda Üçüncü Dünya Savaşı’nın yaşanacağı vb. düşünceleri savunurken; Clinton “ilerleme kaydediyoruz” demekten başka bir şey söyleyecek durumda değildi. Clinton Trump’a vergi beyannamelerini neden açıklamadığını sorarken, Trump Clinton’a kamuoyuna açıklanmayan 33.000 e-postasını açıklarsa kendisinin de avukatlarının karşı çıkmasına rağmen, vergi beyannamesini açıklayacağı cevabını veriyordu. Ve bu TV münazarasının galibi ise Clinton ilan ediliyordu. Benzeri münazara üç kere yaplıdı. Dördüncüsü ise başkan yardımcıları adayları arasında geçti ve Trump’ın yardımcısı münazaranın galibi oldu.

Seçim propagandası bu menvalde yürürken Trump’ın 2005 yılında yaptığı kadın düşmanı seksist bir konuşması medyaya yansıdı. Tartışmanın bir yanı da “doğru” veya “yanlış” feminizm konusunda yürüdü. Clinton kadınların oylarını avlamak için Trump’ın seksist, kadın düşmanı tavrını kullanmaya çalışırken, kimi kadın örgütleri temsilcileri, haklı olarak kadınların baskı altında olmalarının erkek egemen sistemin bir parçası olduğunu ve Clinton’ın da bu sistemin savunucusu olduğunu; Clinton’ın kadınlardan oy alması için önkoşulun kadın olmak değil, kadınların haklarının savunulması olduğunu savundular.

Bu konu üzerine tartışmalar yürürken tahmin yürütenlerin büyük bölümü Clinton’ın kazanacağına kesin gözle bakıyorlardı. Kimi medya mensupları Clinton’un kazanıp kazanmayacağının soru işareti olmadığını, esas sorunun ne kadar farkla kazanacağı olduğunu yazıyorlardı.

Bu tartışmalara FBI’nin Clinton hakkında e.mail skandalı nedeniyle Temmuz ayında kapanan soruşturmayı, ortaya çıkan yeni kanıtlar nedeniyle yeniden başlatacağı yönlü açıklaması eklendi ve Clinton’ın anketlerdeki kazanma oranı giderek düştü ve seçim öncesinde başabaş gidilen bir durum sözkonuydu. FBI soruşturmaya gerek olmadığını sonradan açıklasa da, zaten Clinton’a olmayan güven giderek azaldı. Kimi verilere göre ABD halkının %55’i ikisine de güvenmiyordu. Ama Trump’ın kendinden emin ve ne istediğini açıkça savunması, onu, Clinton karşısında daha güvenilir kılıyordu... Ve medyaya yansıyan haberlere göre ABD halkının %46’sı Trump’ı Clinton’dan daha “dürüst” olduğunu düşünüyordu. Trump Clinton’u “madrabaz”, Clinton da Trump’ı “zorba” olarak adlandırıyordu... Trump’ı destekleyen güçler arasında açık faşist kesim de vardı. Bunlar örneğin, Ku-Klux-Klan, “Tea-Party” ve kendilerini “Alternatif Sağcılar” olarak adlandıran, aynı zamanda Trump’ın seçim kampanyası şefi  Stephen Bannon’un “Breitbart News” adlı internet haber sitesiyle doğrudan ilişkileri olan açık faşistlerdi.

Trump’ın tüm seçim propagandası döneminde savunduğu düşüncelerin bazıları şunlardır: Meksika sınırına 1600 km. uzunluğunda duvar yaptıracak. Böylece ABD’ye kaçak girişleri engelleyecek. Gerçekte ise durum zaten yaklaşık 1200 km. uzunluğunda duvar yapılmış durumdadır. 1600 km. daha yapılırsa 3144 km.lik ABD-Meksika sınırının 344 km.si dışındaki tüm sınıra duvar örülmüş olacak. Duvarın yüksekliği en az 12 metre, ama 15 metreye kadar yükselebilecek. Bu proje gerçekleşirse 40 Milyar Dolar’a kadar harcama yapılmış olacak.

Başkan olur olmaz ülkede kaçak yaşayan 11 milyon civarındaki göçmenleri sürgün edecek. İki-üç milyonunu göreve başlar başlamaz sürgün edecek. İslam devletlerinden ABD’ye göçü sınırlayacak. Obama döneminde Başkanlık yetkisiyle yapılan sağlık sigortası kanununu iptal edecek. İran ile atom santrali vb. konusunda yapılan Viyana Anlaşması’nı ya iptal etmek ya da İran’a daha fazla yükümlülük getiren ve İran’ı daha sıkı denetleyen bir anlaşma sağlamaya çalışacak. Suriye’de Rusya ve Esad rejimiyle “İslam Devleti”ne karşı mücadelede anlaşacak, esas hedefi “İslam Devleti”ni yok etmek. Milyonlarca iş alanı sağlayacak. İşverenlerin vergilerini %15’e indirecek. Verilen bilgilere göre andaki durumda bu vergi oranı %30’dur.

Trump’ın açık ırkçı, faşist, seksist tavırları ve düşüncelerinden rahatsız olan kesimler, Clinton’ı ehven-i şer seçenek olarak görmeye ve Trump’ın seçilmesini engellemek adına Clinton’a destek verme çağrıları yapmaya başladı. Revizyonizmin kalıntısı ABD Komünist Partisi de kötüler arasında daha az kötü olarak gördüğü Clinton’a destek kararı alarak Clinton’a oy verme çağrısı yaptı. Yapılan çağrıda “Seçime çağrımız Clinton’a siyasi bir destek olarak anlaşılmamalı. Siyasi destekten daha çok, tüm araçlarla Cumhuriyetçilerin adayı Trump’ın zaferini engellemek sözkonusudur.” ve “İnanıyoruz ki Trump’ın adaylığı demokrasinin doğrudan tehdit edilmesidir.” biçiminde tavır takınıldı.

Bu tavıra benzer bir tavrı da insan hakları savunuculuğu konusunda dünyaca tanınan ve geçmişte “Komünist Başkan” adayı olan Angela Davis takındı. Davis “Black Lives Matter” (Siyah Hayatlar Değerlidir) konferansında yaptığı konuşmada: “Ben gelecek ay Donald Trump’a karşı oy vereceğim. Benim diğer adayla ciddi problemlerim var, ama ben onu seçmek için kendimi aşamayacak kadar narsist değilim.” tavrını takındı.

Mumia Abu-Jamal ise haklı olarak Clinton’ın iktidara gelmek için “erkeklerden daha erkek” olma yaklaşımına sahip olduğunu, somut başkan adayları arasında seçim yapmanın yanlış olduğu, ikisinin de egemenlerin temsilcisi ve ezilenlerin, özellikle de siyahların, hispaniklerin düşmanı, ırkçılığın savunucuları olduğunu dile getirdi. Aynı zamanda siyah biri olarak Obama’nın Clinton’ın seçilmesi için gösterdiği çabanın sadece birazını, neden sekiz yıllık başkanlık döneminde siyahların polisler tarafından katledilmesine karşı göstermediğini, katil polislerin Obama tarafından mahkum edilmediğini de sorgulayarak adaylar arasından gerçek alternativ olmadığını -siyahlar için herhalükarda alternatif olmadığını- savundu. Trump’ın Clinton’ı “savaş kışkırtıcısı” olarak değerlendirdiğini “ve en kötüsü de bu konuda haklı” olduğunu savundu. Biz de Mumia’nın takındığı tavırda haklı olduğunu düşünüyoruz.

Seçim sonuçları tahminlerinde büyük çoğunluğun Clinton’a şans tanıdığı, çok az kesimin yarışın başabaş gideceğini ve esasta Trump yanlısı kesimler dışında hemen hemen herkesin Clinton kazanır dediği bir ortamda seçimler yapıldı.

 

Seçim Sonuçları

Kayıtlı seçmen sayısının, değişik kaynaklarda farklı sayılar verilse de, yuvarlak hesapla 230 Milyon civarında olduğunu söyleyebiliriz. Seçimlere katılım ise %58 civarındaydı. Seçime katılmayanların sayısı 95 Milyon ve oranı ise %42 olarak verildi. Buna göre en büyük parti seçmeyenler partisiydi! Oy bazında sonuçlara bakıldığında Clinton 65.788.583; Trump ise 62.955.363 oy aldı. Bu oylar tüm kayıtlı seçmen sayısı temel alındığında yaklaşık %25,5 ve %25,6 oranına denk geliyordu. Bu sonuca rağmen, seçim sisteminden kaynaklanan ve sonuç oy sayısına göre değil de eyaletlerde kazanılan delegelere göre hesaplandığından, Clinton’dan 2.8 Milyon daha az oy almasına rağmen, Trump seçimin galibi oldu. Buna göre “Seçici Kurul”a seçilen 538 delegenin 306’sını Trump, 232’sini ise Clinton kazanmıştı. Başkan olabilmek için gerekli delege sayısı 270’ti.

Temsilciler Meclisi seçimlerini ve 34 Senatörün yenilendiği Senato seçimini de Cumhuriyetçiler kazandı. Hem Meclis’te hem de Senato’da Cumhuriyetçiler çoğunluktalar. Meclis’te 435 Milletvekili var. Bunların 241’i Cumhuriyetçiler, 194’ü de Demokratlar. Senato’da ise Cumhuriyetçiler 52, Demokratlar 48 Senatöre sahip. Bu durum esasında Trump’ın elini güçlendiren bir durumdur.

19 Aralık’ta “Seçiciler Kurulu” toplanarak formel olarak Trump’ı Başkan olarak seçti. Oylamann sonucu resmen 6 Ocak 2017 tarihinde açıklanacağı için 538 delegeden kaçının oyunu aldığı belli değil, ama seçildiği kesin. Kimi Trump karşıtlarının son umudu -ki teorik olarak mümkün olsa da, boş bir umuttu- “Seçiciler Kurulu”nun Trump’ı seçmemesiydi. Son umutları da tükendi... ve açık ırkçı, faşist, seksist biri ABD’nin Başkanı oldu. Görevi devralması ise, 20 Ocak 2017 tarihinde yapılacak resmi seremoni ile gerçekleşecek.

Seçim sonuçları belli olduktan sonra Trump, Başkan Obama’nın görevi devretme süreci hakkında görüşmek için davetiyle Beyaz Saray’a gitti ve Obama ile görüştü. Seçim ve bu görüşme sonrasında Trump, seçim propagandası dönemine göre retoriğini biraz yumuşattı ve bu arada kabinesini oluşturmaya ve sözkonusu bakanlıklar ve görevler için istediği kişileri belirlemeye başladı. Bakanlıklara belirlediği kişilerin Senato tarafından da onaylanması gerekiyor. Bu onaylama işi esasında bakanlık görevi için belirlenen kişinin Senato’da bir nevi “sorgulama imtihanı”ndan geçmesi sonucu gerçekleşiyor. Yani Senato bakanlık görevine önerilen birini uygun bulmazsa reddedebiliyor.

Bundan bağımsız olarak bakıldığında, Trump’ın kurmaya çalıştığı kabine esasında milyarderler, milyonerler ve emekli generallerden, lobicilerden oluşuyor. Hepsi de, detaylarda farklı tavıra sahip olsalar da, genel çizgi olarak Trump’ın ırkçı, faşist, saldırgan, göçmenlere, eşcinsellere düşman, dış siyasette savaş yanlısı olmakla “şahinler” diye adlandırılanların siyasetine sahiptirler.

Trump seçim kampanyası döneminde kampanyayı yönetmek için görevlendirdiği ve “Breitbart News” adlı internet haber sitesinin başkanı Stephen Bannon’u “şef stratejist”i olarak seçti. Bannon açık ırkçı, faşist propaganda yapan ve Cumhuriyetçiler tarafından bile “aşırı sağcı”, “ırkçı” değerlendirilen biri. Bu görevlendirme bakanlık görevine dahil olmadığından Senato’nun onayına gerek yoktur. Kısacası Trump’ın stratejisini, siyasetini belirleyecek kişi açık faşist biri. Bannon aynı zamanda Goldman Sachs’ta yatırım bankacılığı olan biri.

Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’na ise “ultra şahin” olarak değerlendirilen Michael Flynn seçildi. Flynn emekli Korgeneral. İran yönetimine ve İran ile atom enerjisi sorununda yapılan Viyana Anlaşması’na kesinlikle karşı olan ve Müslüman düşmanlığı yapan propaganda merkezi “Act for Amerika”da yaptığı konuşmalarda “Kuzey Kore-Küba-Venezuela ekseni” üzerine savaş propagandası yapan biri.

ABD’nin BM Güvenlik Kurulu’undaki temsilciliğine South Carolina Valisi Nimrata Haley seçildi. Haley faşist “Tea-Party”nin “yükselen yıldızı” olarak değerlendirilen biri. Kürtaja karşı olan ve sınırlı istisnalar dışında kürtajın yasaklanmasından yanadır. Eşcinsellerin, lezbiyenlerin evliliklerine karşıdır. Valilik görevi süresince İran’a yatırım yapan firmalara ceza verdiren, İsrail mallarının boykot edilmesi propagandasının yasadışı olduğu konusunda kanun çıkartan ve South Carolina’da sendikal örgütlülüğün diğer eyaletlerden çok daha düşük olmasıyla övünen biri.

Örnek olarak verirsek, toplam 15 bakandan bazılarının konumu da şöyledir.

Dışişleri bakanlığına petrol ve gaz dalında dünyanın en büyük tekellerinden bir olan Exxon Mobil’in şefi Rex Tillerson seçildi. Tillerson’ın ticarette Rusya ile iyi ilişkileri -yani milyarlarca dolarlık ticareti- ve onun Putin tarafından 2013 yılında “dostluk nişanı”yla ödüllendirilmesi sonucu “Putin’in arkadaşı” olarak görülen biri. Trump’ın siyasetine uygun bir seçim, ama Rusya karşıtlarının hiç de istemediği bir isim.

Savunma bakanlığına (Pentagon’un başına) ise Putin’i, NATO’yu dağıtmaya çalışmakla suçlayan ve ABD’nin dünya çapındaki “askeri yükümlülüklerin”den “geri çekilme”sini eleştiren ve buna karşı ordunun hem personel hem de savaş malzemesinin güçlendirilmesini savunan ve emekli general olan James Mattis seçildi. Mattis, Afganistan ve Irak savaşlarında deneyimi olan ve 2010 ile 2013 yılları arasında “Yakın ve Ortadoğu’daki savaşı yürüten Merkezi Komutanlığın” yöneticiliğini yapan biri. ABD yasasına göre eski bir generalin savunma bakanı olabilmesi için emekiliğinin üzerinden yedi sene geçmiş olması gerekiyor. Eğer Senato Mattis’in bakanlığına onay verirse -ki çoğunluk Cumhuriyetçilerin elinde- o zaman yasayı da değiştirmesi, ya da kılıfına uydurması gerekiyor.

Maliye bakanlığına ise banka ve ticaret dalarında iş yapan ve milyarderlerden biri olan Steven Mnuchin seçildi. Mnuchin maliye bakanlığına seçilir seçilmez yaptığı ilk konuşmada, Trump’ın seçim propagandasında savunduğu gibi, patronların vergi oranını %30’dan %15’e indireceklerini açıkladı.

Ticaret bakanlığına da milyarder biri, özellikle büyük spekülatörlerden biri olan Wilbur Ross seçildi. Ross Trump gibi dünya ticaretini liberallikten çıkarmak ve Çin’den yapılan ithalata yüksek gümrük vergisi koyarak Çin’i (daha doğrusu Çin ürünlerini) ABD pazarından dıştalamak vb. siyasetin savunucusu.

Adalet bakanlığı ve başsavcılık görevlerinin bir kişide toplandığı bakanlığa ise Jefferson Session seçildi. Bu göreve gelenler çevre sorununda, kartel veya holding ve vatandaş hakları dallarındaki siyaseti belirlemektedirler. Session göçmenlerin vatandaşlığa kabul edilmesine karşı, kürtaja karşı, iklimi koruma önlemlerine karşı, savaş yanlısı biri. Hukukçu biri olan Session, Adalet Bakanı olduğu eyalette siyahların beyazlarla aynı haklara sahip olmasını engelleyen açık ırkçı biri. Session’un açık ırkçı siyasete sahip olması Trump’ın 11 Milyon “kaçak” insanın sürgün edilmesi siyasetine uygun birinin seçildiğini gösteriyor.

Vatan Güvenliği bakanlığına getirilen John Kelly de ordudan emekli ve özellikle Irak savaşında yer alan biri. Sonradan Irak yönetimince işe alınmayan ve önce “Irak İslam Devleti”ne sonra da “Irak Şam İslam Devleti”ne destek veren “Sünni Milis”lerin örgütlenmesinde başrolü oynayanlardan biri. Görev alanı kapsamı içinde “kaçak göç”e karşı mücadele, “uyuşturucu satıcılarını sınırlamak” vb. görevler var. Buna bakıldığında Kelly ile Session’un göçmenlerin takibatı ve sürgünü konusunda yarışacaklarını tespit edebiliriz.

Çalışma bakanlığına ise asgari ücrete -saati 9 Dolar-, kürtaja -hem de profesyonel kürtaj karşıtı olarak değerlendirilen- bir patron, Andrew Puzder seçildi.

Eğitim bakanlığına ise Trump’dan da daha zengin ve kişisel mülk/ varlığının beş milyar dolar olarak tahmin edilen Elisabeth DeVos seçildi. DeVos yıllardır devlet tarafından belirlenen eğitimi, özelleştirmeye ve eğitimin özel ekonomik çıkarlara uygun olarak eğitim sunanların çıkarlarına göre değiştirmeye çalışmaktadır.

Sözkonusu bakanlıklar ve görevler için seçilenlerin bazılarının durumuna baktığımızda Trump’ın nasıl bir kabine oluşturmaya çalıştığını açıkça görebiliriz. Obama dönemiyle karşılaştırıldığında daha açık ırkçı ve daha açık işçi ve emekçi düşmanı bir kabine oluşturulmuştur. “Keçi’nin bahçıvan” yapıldığı bir durum sözkonusudur. Özde bir değişiklik olmasa da, kapitalistlerin kendi çıkarlarını savunması için başkalarını görevlendirme yerine, kendilerinin doğrudan yönetime geldiği, bu kabine somutunda çok daha açık görülmektedir.

 

Kısaca Seçim Sonucuna Tepkiler

Trump’ın seçilmesine karşı tepkiler çok değişik ve geniş çapta tepkiler olduğundan ve hepsine değinmemizin makalemizi çok uzatacağından dolayı, kendimizi, öne çıkan bazı tepkileri aktarmakla sınırlıyoruz.

ABD içinde Trump yanlıları ve özellikle Avrupa’da ise açık ırkçılar, faşistler sevindi.

Trump’ın seçileceğini beklemeyenler ve seçilmesini istemeyenlerin tepkileri ise “şok olmuş”ların tepkisi gibi görünen, “demokrasinin savunuculuğu” perdesine büründürülen, gerçekte ise her kesimin kendi çıkarına göre gösterdiği tepkilerdi.

Clinton yanlıları seçim sonucunun açığa çıkmasıyla, kimi haberlere göre 100 kadar şehirde değişik sayıda katılımlı protestolarda bulundular. “Benim başkanım değil!”, “Trump’ı sürgün edin!”, “Ku-Klux-Klan’a hayır!”, (sanki ABD’de kurumsal ırkçılık yokmuş gibi) “Irkçı ABD’ye hayır!” ya da hakaret eden sloganlarla Trump’ı istemediklerini gösterdiler.

Putin Tramp’ı tebrik etti ve Tramp’ın seçilmesinden sonra yaptığı açıklamaları “İlk açıklamaları bize ABD ve Rusya arasındaki ilişkileri düzeltme yönünde adımlar atılmasının mümkün olduğu umudunu verdi.” biçiminde değerlendirdi.

Esad rejiminin temsilcisi ise Trump döneminde ABD’nin “uluslararası terörizme karşı” daha aktif bir rol oynayacağını umduğunu belirtmenin yanısıra, “Trump tarafından izlenecek politika bizim görüşlerimizle uyuştuğu takdirde ABD ve müttefikleriyle her türlü işbirliğini yapmaya hazırız.” vb. görüşü savundu.

Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Junker ise Trump’ın küresel ticaret, iklim ve NATO müttefikleri ile ilgili tavrını bir an önce netleştirmesini talep ederek kendilerinin hangi konuları öncelikli ve önemli gördüklerini ortaya koydu.

Almanya’da değişik partilerin temsilcileri Trump’ın seçilmesini “ağır bir şok” olarak değerlendirirken, Başbakan Merkel “Almanya ve Amerika, değerlerle birbirine bağlıdır. Demokrasi, özgürlük, hukuka saygınlık ve köken, deri rengi, din, cinsiyet, cinsel tercih ya da siyasi görüşe bakılmaksızın insan onurunun korunması... Bu değerlerin temelinde Trump’a sıkı bir işbirliği teklifinde bulunuyorum.” diyerek hem siyasi sahtekarlığı sergiledi, hem de Trump’ın görüşlerine -seçim kampanyası döneminde de savunduğu görüşlere- ters bir “değerler” dile getirdi.

Fransa Başkanı Hollande ise Trump’ın seçilmesiyle ABD ile belirsiz bir döneme girildiğini, ABD yönetimi ile bir an önce görüşmelere başlayacaklarını ve Trump’ın seçim kampanyası döneminde savunduğu kimi görüşlerin Fransa’nın “değerleriyle” çatıştığını açıkladı.

Latin Amerika ülkeleri ise Trump’ı kutlarken onu yürüteceği siyasete ve yapacağı icraata göre değerlendireceklerini açıkladılar.

Suudi Arabistan Kralı ise Trump’a Ortadoğu ve Dünya çapındaki güvenlik ve istikrar sağlama misyonunda başarılar diledi.

İsrail Başbakanı Netanyahu ise Trump’ı kutlayarak onu “İsrail’in gerçek dostu” olarak tanımladı.

Tüm bu tepkilerin dile getirildiği ortamda en önemli tartışmalardan biri AB içinde, öncelikle de Almanya ve Fransa’nın teşvik ettiği AB’nin askeri olarak NATO’dan ayrı bir örgütlenmeye gitmesi konusundaki tartışmaydı. Trump’ın seçim propagandası döneminde NATO bağlamında müttefiklerin daha çok mali katkıda bulunması ve sorumluluk almasına yönelik görüşleri gerekçe gösterilerek, Trump’a “güvenilmeyeceği” düşüncesi işlenerek seçim sonucunu fırsat olarak kullanmaya çalıştılar, çalışıyorlar. Bu tartışmada savunulan görüşleri aktarmak ve bu gelişmeyi değerlendirmek kendi başına ayrı bir makaleyi gerektirdiğinden, burada sadece dikkat çekmekle yetiniyoruz. Bilince çıkarılması gereken esas şey, ırkçılık ve faşizm yönündeki gelişmenin -sadece ABD’de değil, Avrupa’da da- aynı zamanda silahlanma ve militaristleşmeyle içiçe yürüdüğü olgusudur.

Sonuç olarak ABD’de açık ırkçı, faşist, seksist biri, 20 Ocak 2017 tarihinden itibaren başkanlık koltuğuna oturacak. Temel sloganı “ABD’yi daha da güçlendireceğiz” olan Trump’ın başkanlık dönemi, gerek ekonomide, gerekse de siyasi ve askeri alanda diğer emperyalist güçlerle dalaşı kızıştıracağı, çıkarlarına uygun bulduklarında yeni savaş veya savaşları kışkırtacağı ve bunlarda yer alacağı; bunun doğal gereksinimi olarak da ABD ordusunu da hem asker sayısı, hem de silahlanma açısından daha da güçlendireceği bir dönem olmaya adaydır.

Daha şimdiden Çin’i provoke etme anlamına gelen Tayvan Başkanı ile telefon görüşmesi, Transpasifik Serbest Ticaret Anlaşması’nı (TTP) görevi devraldığı ilk gün iptal edeceğini açıklaması ve Putin’in Rusya’nın nükleer silahlarını ve kapasitesini geliştirmesi gerektiği yönlü tavrından sonra, “Dünya, nükleer silahlar konusunda kendine gelene kadar ABD nükleer kapasitesini genişletmeli ve güçlendirmeli” biçimindeki açıklaması; Trump’ın seçildikten sonra yaptığı konuşmada “Dünya’ya şu mesajı veriyorum, elbette Amerika’nın çıkarları ön planda olacak ama, diğer herkesle çatışma değil ortaklık arayacağız.” biçimindeki açıklamasının ikinci bölümünün açık bir yalan olduğunu göstermektedir. ABD’nin çıkarlarının ön planda olması, diğer güçlerle ortaklığı dıştalar.

Yazımızı Mumia Abu-Jamal’ın Trump’ın seçilmesine karşı “hayal kırıklığına” uğrayan ve “üzgün” vb. olanlara söyledikleriyle bitirelim:

“Silin göz yaşlarınızı, kendinize güvenerek kaldırın kafalarınızı -ve bu çılgınlığa karşı Direniş hareketlerine katılın!

ABD’de, siyahlar için direnişin gerekli olmadığı bir zaman asla olmadı. Afro-Amerikalı bir Başkanın sekiz senelik başkanlık döneminde de olmadı. Siyahların yüzyıllarca ve sayısız kuşağın, özgürlük için, saygı ve adalet için mücadele etmekten başka seçimi yoktu.

Neden içinde bulunduğumuz dönemde bu birdenbire değişsin ki? (...)

Haydi bunun için mücadele edelim. Haydi, kalbimizi ferahlatacak hareketler inşa edelim. Haydi, kendi tarihimiz yeniden ele geçirip ve sağlam harçla taş üstüne taş koyarak kendi geleceğimizi kuralım!”

24.12.2016

Dünyadan

İşçi Dünyası