• İLETİŞİM
  • Anasayfa
  • Dünya
    • Dünya

  • Yayınlar
    • Yayınlarımız

  • İŞÇİ DÜNYASI
    • İşçi dünyası

  • KÜRDİSTAN
    • Kürdistan

  • Güncel
  • GENÇLİK
    • Gençlik

  • Kadın
    • Kadın

  • KÜLTÜR-SANAT
    • Kültür Sanat

  • Çevre

Cts06242017

Last updateÇrş, 21 Haz 2017 9am

Back Buradasınız: ANASAYFA Dünya (2) Yeni Dünya İçin Çağrı Avrupa Köln'de Soykırımla Yüzleşme Paneli

Köln'de Soykırımla Yüzleşme Paneli

KÖLN’DE SOYKIRIMLA YÜZLEŞME PANELİ

Almanya’nın Köln kentinde, Köln Ermeni Cemiyeti ve Köln Volkshochschule adına gerçekleştirilen Ermeni soykırımının 100. yılında “Nasıl bir yüzleşme, Almanya ve Türkiye’nin Sorumlulukları” başlıklı bir panel düzenlendi.

Panel Ermenice açılış konuşması ile başladı. Moderatörlüğünü Dr. Bilgin Ayata’nın yaptığı panelde; Hayko Bağdat, Prof. Mithat Sancar, Talin Suciyan, Minu Nikpay birer sunum yaptılar. Sunumlar yapılırken aynı anda Almanca ve İngilizce’ye çevrildi. Açılış konuşmasının ardından Almanca soykırımı anlatan bir slayt gösterimi yapıldı.

Slayt gösteriminin ardından panele geçildi. Dr. Bilgin Ayata kısaca su açıklamayı yaptı. “Bundan tam yüz yıl önce dönemin Osmanlı devleti 24 Nisanda Ermenilere karşı büyük bir soykırım ve tehcir hareketini başlatmıştı. Hareketin sonucunda ise, yaklaşık bir buçuk milyon Ermeni bu bağnaz soykırıma maruz kalmış, niceleri ise yerlerinden ve yurtlarından edilerek büyük acıların payelerini taşımış, böylelikle tarihe acı bir not düşmüştür. Buna istinaden Türkiye yüz yıldır kendi tarihi ile yüzleşmeyi ve soykırım kelimesini reddedip Ermeni meselesini tabulaştırırken, yine Almanya ve diğer güçler, bu meseledeki sorumluluklarını yerine getirmemiştir. Bugün gerçekleştireceğimiz panel tam da buna dikkat çekecektir.” diyerek sözü konuşmacılara bıraktı.

İlk konuşmayı yapan Sancar; “Bugün, geçmiş geçmişte kalmıştır. Bırakın bunları” diyenlerin olduğunu, bunun yalnız bizim ülkemizde olmadığını, dünyanın bir dizi ülkesinde siyasi bir elitin bazı kesimlerinin de böyle düşündüğünü, bu elitin de “Geçmişi açmanın kimseye bir faydası yok, biz önümüze bakalım”, dediğini belirterek şu soruyu sordu.

“Pekii biz niye ısrar ediyoruz?

Ermeni soykırımı sıradan bir kaza, kötü bir felaket olarak nitelendirilemez. Yüz yıldır etkileri çok boyutlu devam eden siyasal, toplumsal, kültürel bir meseledir. En önemlisi kültürel bir meseledir. 1915’den soykırım planlandı. Plansız bir soykırım olmaz. Her ne kadar Cumhuriyet 1923’de kurulduysa da, Cumhuriyetin asıl kuruluşu 1915’tir.” diyen Sancar “Tekçi anlayışın temelinin 1915’den atıldığını, bunun Cumhuriyetle devam ettiğini belirtti.  Bu ideolojinin daha sonra devletin resmi ideolojisi olduğunu, bundan kastının da Sunni-İslam ya da Türk Sunni İslam toplumu yaratmak olduğunu belirtti.

TC devletinin bu anlayışı daha sonra da devam etti. 1930’lı yıllarda Kürtlere karşı işlenen katliamlar 1938 Dersim, Çorum, Maraş, Malatya, Sivas… dan, Alevilere karşı işlenen katliamlar, Varlık vergisi, 6-7 Eylül olayları, askeri darbeler devletin bu anlayışı temelinde tek tip bir toplum yaratma anlayışının bir ürünü olarak hep süregelmiştir.

1915 soykırım ve devleti yönetme anlayışı esasta değişmemiştir. Toplumun geniş bir kesimi de ganimetten yararlanma adına bu soykırım suçuna ortak olduğunu belirten Sancar, insanları bu soykırımla yüzleştirmenin ve sonuçlarını üstlenmesini beklemenin hiç de öyle kolay olmadığını vurguladı.

Bu sorunun çözümünde üç yöntemi düşündüğünü belirten Sancar;

Birinci yöntem olarak; Devletin bir anda insafa gelip soykırımı kabul etmesi düşünülmemelidir. Bir taziye mesajı ile bütün bu suçlar birden bire aklanmış olmaz. Soykırımla yüzleşmek için açık bir özür ve sonuçlarına katlanmaya ihtiyaç vardır. Devlet buna hiçbir zaman, en azında şu anki haliyle hazır değildir.

İkinci yöntem; Diplomatik kuşatmadır. Bu yolla devleti mecbur etmektir. Bununda etkisi sınırlıdır. Burada dış baskının etkisinin önemsiz olduğu çıkarılmamalıdır.

Üçüncü yöntem; Türkiye’nin kendi içerisinde bir yüzleşme iradesidir. Güçlü bir toplumsal hareket sonucu, güçlü bir demokrasi hareketi ile halkı ikna ederek, birbirleri ile diyaloğa yöneltmektir. Geçmişin belasının sadece toplumun belli bir kesiminin acısı olarak kalmadığını göstermektir.

Sancar konuşmasının sonunda 2015’in Türkiye için yeni bir yılın başlangıcı olmasını diledi.

İkinci konuşmacı olarak gazeteci, akademisyen, yazar olan Talin Suciyan yer aldı. Bir tarihçi olarak soykırımı değerlendirdi. Suciyan inkâr politikası üzerine durdu. Ermeni soykırımı öyle bir inkâr ki, evinde, sokakta hayatın her alanında artık kurumsallaştırılmış bir inkâr. Böyle bir inkâr ne Avrupa’da ne de dünyada görülmüştür. Dolayısıyla Türkiye özel bir örnektir. Varlık vergisi, 6-7 Eylül olaylarını şıp diye ortaya çıkaran bir tanım bulamazsınız. Bu ve buna benzer olaylar organize edilmiş olaylardır.

Müslümanlaştırılmış Ermeniler konusuna değinen Suciyan; Bazıları Müslümanlaştırılmış Ermenileri duyunca heyecanlandılar. Ben buna şaşırmadım. Şu cevabı verdim, pardon da biz Müslümanlaştırılmış Ermenilerin olduğunu zaten biliyoruz. Siz yeni öğrendiniz, sizin derdiniz. Siz akademisyenler, tarihçiler, sosyologlarla yüzyıllardır bunu farkedemediyseniz utanmanız lazım. Demek ki, hiçbir şey yapmadınız, utanmanız lazım. Bugüne kadar ne yaptığınızı sorgulamak zorundasınız. Şimdi dönmüş diyorlar ki niye kendiniz anlatmadınız. Kurban hiçbir şey anlatamaz, ne anlatsın ki? Yüzyıllık inkâr içerisinde siz niye konuşmadınız sorusunu soramazsınız. Niye fark etmediniz sorusunu sorabiliriz ancak. Şimdiye kadar Ermenilerin kaynağı yok, sordukları bir şey yok, Ermeniler yok zaten deyip şimdide birden bire aa varmış deyip yeni keşfediyorlar, konuyu obje haline getiriyorlar.

Hayko Bağdat’a sorulan soru; “Ne oluyor?”  sorusu. Bağdat “Ben Ermenilikten sıkıldım, hayatımın nerdeyse her günü bununla geçiyor” diye başladı konuşmasına. Kimlik ve adalet üzerine sunumunu yaptı. Kimlik; “nesin sen abe?” diye sorarlar.  Cevap, Ermeniyim ben, Elhamdüllülah Müslümanım, İşçiyim ben, Hristiyanım ben vs. Bu iş şöyle başlıyor. Kadınlarımız hamile olduğunda onlara oda yapmaya başlıyoruz. Yani çocuklarımızı nasıl yetiştirmek istiyorsak öyle başlıyoruz onları yetiştirmeye. Başına bir haç koyuyoruz ki Allah onu korusun diye, Aleviler Zülfikar kılıcını asıyor. Veya sakallıyı görsün solcu olsun vs. Daha sonra sokağa çıkıp top oynuyor. Edindiği o kimlik öldürülme nedeni oluyor. Alevileri, Kürtleri, Trans bireylerini çok öldürdüler. Her gün kadın öldürüyorlar. Ermenileri de çok öldürdüler. Yani annemiz hasta olsa ona dua edeceğimiz semboller katliamımıza sebep oluyor. Kimliklerimizin öldürülme sebebi olduğu ve duygularımızın bastırıldığı bir ortamda nasıl yaşayacağız? Bu her coğrafya da var ama bizim coğrafyada daha çok var.

Kimliklerimizden dolayı öldürülmediğimiz bir adalet istiyoruz. Bu adaleti yüz yıldır istiyoruz. Yüz yıldır aradığımız adalet bir tane vaka değil ki, Sivas davasını da zaman aşımına uğrattılar, Erdoğan dedi ki; “Haydi hayırlı olsun milletin beklentisi buydu”. O Alevilik kimliği ile yaşayan herkes Madımak Otelinde yaşamakla cezalandırıldı. Cumartesi annelerinde biri dedi ki “Toprağa basamıyorum artık altında çocuklarımın kemikleri var”. Hocalı da öldürülen çocukların katili de evine hac asanlardı. Kendimize pay çıkarmayalım, hepimizin kahramanları diğerlerinin katili. Kaybettiğiniz hiçbir şey geri gelmez. Yüzleşmek artık başka katliamları belki engelleyecek. Çocuklarımız artık bir birini öldürmesin. Sokağın ortasında Hrant’lar katledilmesin diye uğraşalım.”

Son konuşmayı Almanya da yaşayan biri olarak, Minu Nikpay yaptı. Almanya da ne olup bittiğini izleyiciler ile paylaştı. Konuşmasında; 1965 yılında Almanya’ya okumak için geldim. Ve burada kaldım. 1965 yılında Köln’de Ermeni Cemaatini kurduk. O dönem gençlik çalışması içindeydim. O günden bu güne bu cemaatin içinde çalışıyorum. 1965’den bu yana Almanların tutumunda Ermenilere karşı fazla bir şey değişmedi. Aman Türk vatandaşlarımızı incitmeyelim, aman sorun çıkar mantığı ile hareket ediliyor. Türklerin yoğun yaşadığı mahallerde oturan Ermeniler kendilerini gizlemeye çalışıyor. 1980’li yıllara kadar bize üç tane kilise tahsis ettiler. 80 sonrası Lübnan’daki karışıklık ve İran’da Humeyni’nin iktidara gelmesiyle buralardaki Ermeniler canlarını kurtarmak için Avrupa ülkelerine göç etmek zorunda kaldılar. Sayımız çoğaldı ve yeni Kilise istedik. Boş kilise olmasına rağmen, Katolik ve Protestan kilise büyükleri kiliselerin yeri Türklerin oturduğu yer olduğu için bizi tam üç sene beklettiler. Bize açık açık “Orası bir Türk semti, Türklerle probleminiz olsun istemiyoruz” diyerek kilise vermediler.

Soykırım tanınmalıdır. Buraya gelen Türk politikacılara çekinmeden soykırımdan bahsedebilmeliyim. Aman söylersem oradaki Ermenilerin başını koparırlar mı? Diye düşünmemeliyim. Türkiye’ye gidip geliyorum. Hep korku içindeyim acaba bu konuştuklarımdan dolayı beni havaalanında tutuklayacak veya alıkoyacaklar mı diye tedirginlik içindeyim. Bundan dolayı da birçok insan böyle eylemlere katılmaya çekiniyor. Bunun için bu soykırım kabul edilmeli. Ondan sonra diyalog kurulmalı. Türkiye’deki bu tabanın değiştirilmesini istiyorsak, Türkiye’nin gerçekten demokratik bir ülke olmasını istiyorsak, aynı burada Almanya’daki gibi hür bir biçimde konuşmasını, eleştiri hakkını kullanmasını ve sokağa çıkıp protesto hakkını hür bir şekilde kullanması bu soykırımın kabul edilmesine bağlıdır. Bunlar gerçekleştiğinde, kanunlar değişecek en azından ümit ediyorum ki eğitimde reformlar olacak,  kin ve nefret yavaş yavaş son bulacak.

Aradan sonra ikinci bölüme geçildi. Dr. Bilgin Ayata Almanya’nın neden soykırımı hala kabul etmediğinin üzerinde durdu. Almanlar bizzat soykırıma ortak olduğu için tanımak ve yüzleşmek istemiyorlar. “1948’de soykırım tanımı birleşmiş milletlerce kabul edildi komik gerekçesinin arkasına sığınarak tanımaya yanaşmıyor” dedi. İkinci bölümde konuşmacılar inkârın Türkiye ile sınırlı olmadığının üzerinde durdular.

Bu arada Alman bir faşist salonda provokasyona yeltenerek kitlede kısa bir panik havası yaşanmasına neden olduysa da, faşist kısa süre içinde salon dışına çıkarıldı.

Mithat Sancar, Diasporadaki Ermenilerin soykırımın tanınması için çalışmanın ve uğraşmanın gayet doğal ve meşru olduğunu söyledi. Sancar; Soykırıma uğrayanlara düşen görevin acıyı öfkeye dönüştürmemek gerek, intikam duygusu ile hareket etmek de bir yoldur. Ancak, bizim amacımız halklar arasında düşmanlık değil, dostluk yaratmak olduğunun da altını çizdi. Geçmişte yalnız Hayko korkmadı, hepimiz korktuk. Ama artık korku duvarı yıkıldı. Bir daha korku duvarı inşa edemeyecekler. Bilsinler ki, biz burada intikam için değil, barış ve demokrasi için varız diyerek konuşmasını bitirdi.

Hayko Bağdat ikinci konuşmasında andaki gerginliği örnek göstererek, sıkıntılı bir ortamı tartıştığımızı belirtti. Diasporada olmak hastalıklı bir durumdur. Yurdunda köyünde değilsin. Yaşadığım ülkenin her mahallesinde, hatta apartmanlarında Ogün Samastların olduğunu düşünüyor, onun tedirginliği ile yaşıyorum. Hrant Dink cenazesindeki o muhteşem kalabalıkla övünme zavallılığına düştük. Oysa biz cenazelerimizdeki kalabalıklar ile değil, düğünlerimizdeki kalabalıklarla övünmeliydik. Hayko bu ülkedeki cinayetleri, katliamları örnek göstererek, hala korku içinde yaşadığını anlattı.

Son konuşmacı Minu Nikçay’dı. Nikçay; Değişimin Türk halkında tabandan olması gerektiğine vurgu yaptı. Türklerdeki ırkçılık Almanya’da da sürekli kendini gösteriyor. Buradaki ırkçılar ana dilde eğitim istiyor ama kendi ülkelerinde anadilde eğitime ateşli bir biçimde karşılar.

19.04.2014

Dünyadan

İşçi Dünyası