• İLETİŞİM
  • Anasayfa
  • Dünya
    • Dünya

  • Yayınlar
    • Yayınlarımız

  • İŞÇİ DÜNYASI
    • İşçi dünyası

  • KÜRDİSTAN
    • Kürdistan

  • Güncel
    • Güncel

  • GENÇLİK
    • Gençlik

  • Kadın
    • Kadın

  • KÜLTÜR-SANAT
    • Kültür Sanat

  • Çevre

Pzt10232017

Last updatePzt, 23 Eki 2017 3pm

Back Buradasınız: ANASAYFA Dünya (2) Yeni Dünya İçin Çağrı Amerika ABD: IRKÇILIĞIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI!

ABD: IRKÇILIĞIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI!

ABD:

IRKÇILIĞIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI!

 

ABD’de kurumsal ırkçılığa, ırkçı cinayetlere ve polis terörüne karşı mücadeleyi yeniden medyaya yansıtan gelişmeler, Maryland Eyaleti’ne bağlı Baltimore’da yaşandı.

Protestoları tetikleyen olay, yine siyah tenli bir insanın, polisin ırkçı temeldeki saldırıları, darp edilmesi sonucu, yaşamını yitirmesiydi.

Sözkonusu cinayete ve gelişmelere somut olarak değinmeden önce, dergimizin 173. sayısında (sayfa 52-56) 26 Aralık 2015 tarihinde ortaya koyduğumuz gelişmeler sonrasında, gündeme gelen kimi noktalara değinelim.

Dergimizin 173. sayısında, sayfa 56’da New York’ta iki polisin, siyahlara karşı şiddet ve cinayet işleme pratiğine isyan eden siyah tenli biri tarafından öldürülmesi olayına değinmiş ve New York Belediye Başkanı’nın protesto eden halka “öldürülen polislerin cenazelerinin gömülmesine kadar” protestoları durdurma çağrısı yaptığını aktarmıştık. Belediye Başkanı Bill De Blasio, buna rağmen New York Polis Kurumu’na yaranamamış, polisler Belediye Başkanı’nı, iki polisin öldürülmesinde suç ortaklığıyla suçlamışlardır. Medyadan çıkan haberlere göre bunlar arasında bir nevi “soğuk savaş” yaşanmıştır. İki hafta boyunca polis, New York’ta %90 daha az ceza yazmış, %60 civarında daha az insan tutuklamıştır. Ayrıca polis akademisinde yapılan toplantının bitiş eğlencesinde Blasio “hain” diye yuhalanmış, başka bir etkinlikte de polisler, ekrana sırtlarını dönerek Blasio’yu protesto etmişlerdir.

Bunun perde arkasında yatan esas neden ise ırkçılıktır. Belediye Başkanı siyah bir kadınla evlidir. Daha seçim propagandası döneminde Blasio New York Polis Kurumu’nun “şahin” kesimine karşı tavır takınmıştır. Bunun da ötesinde Blasio, 17 yaşındaki oğlu Dante ile sık sık, Dante’nin polisle karşılaşması durumunda, O’nu nasıl tehlikeler beklediği konusunda konuştuğunu açıklamış ve sözkonusu iki polis öldürülmeden önce de protestocularla dayanışma içinde olmuştur...

Burada kurumsal ırkçılık kendisini, beyaz birine karşı, onun “yeteri kadar” resmi ırkçılığın savunucusu olmadığının düşünüldüğü yerde göstermektedir. Indigen halkların katledilmesi temelinde kurulmaya ve Afrikalı kölelerin sırtından yükselmeye başlayan bu devletin kurumsal ırkçılığı, yüzyıllardır biçim değiştirerek de olsa sürmektedir. Irkçılığın “ete-kemiğe” büründüğü bu kurumun paralı bekçilerinin, Afroamerikalı, İndigen vd. kökenlileri sadece “köle” olarak görmeleri, “kölelerin” “köle sahiplerinin emirlerine uymadığı” yerde de düşman olarak görmeleri, sistemin doğal sonucudur.

Ferguson’da 9 Ağustos 2014 tarihinde katledilen Michael Brown’ın katili polis Darren Wilson hakkında kurulan “Yüksek Jüri”, 24 Kasım 2014 tarihinde “dava açmayı haklı kılacak hiçbir bulguya rastlanma”dığı sonucuna varmıştı. Buna göre Wilson “suçsuzdu”! Ocak ayı başında sözkonusu Jüri’de yer alan biri (adı açıklanmadı), soruşturmanın nasıl yürütüldüğü hakkında konuşabilme hakkını elde edebilmek için, yetkili Savcı Robert McCulloch hakkında dava açtı. Medyaya yansıyan bilgilere göre Savcı McCulloch, Jüri’ye sunulan kanıtların bir bölümünü yanlış karakterize etmiştir. Buna bağlı olarak da katil üzerine değil kurban üzerine yoğunlaşılmış ve kurbanın suçlu olduğu izlenimi/ sonucu ortaya çıkmıştır. Sözkonusu Jüri üyesi, kendisini açıkça ifade edebilmesi durumunda, açıklamalarının anda yürüyen “ırkçı ilişkilerle ilgili diyaloğa” katkıda bulunacağını belirtmiştir.

Aynı konuda polis kurumu FBI’nin soruşturmaları da sonuçlandı. Buna göre Michael Brown’un katledilmesinde “vatandaş hakkını çiğneyen herhangi bir veri yoktur” ve buna dayanarak da yetkili memurlar Adalet Bakanlığı’na katil Wilson hakkında dava açmamayı önermişlerdir. Mart ayı başında Adalet Bakanlığı da katilin ifadesinin “çürütülemez olduğu”nu, yani Wilson’ın kendisini savunduğunu ve kanıtların öldürme fiili nedeniyle dava açmaya yetmediğini açıklayarak soruşturmayı kapatmıştır. Kurumsal ırkçılığın hem de “Adalet Bakanlığı”nca uygulanan ırkçılığın bir görüntüsü de budur: Katil, en yüksek adli kurum tarafından da ödüllendirilmiştir!

Aynı Adalet Bakanlığı’nın Ferguson hakkındaki bir raporunda, siyahlara karşı sürekli bir eziyet etmenin yaşandığı, siyahların ortalamanın çok üzerinde polisin hedefi olduğu; 2012 ile 2014 yılları arasındaki tutuklanmaların %93’ünün, yolda durdurulan arabaların %86’sının şoförlerinin, mahkemelerde yargı önünde “titreyenlerin” %90’ının siyah olduğu ve olayların %88’inde siyahlara şiddet uygulandığı, “kanundışı” tutuklanmalar ve cezalara maruz kalındığı vb. anlatılmaktadır. Bunun sonucunda Ferguson İdare Müdürü istifa etti. Ferguson polis kurumunun değiştirileceği iddia edilmektedir...

Bu verilere bakıldığında yaşananların açıkça ırkçılık olduğu sonucunu çıkarmak kolaydır! Ama bu veriler kurumsal ırkçılığın üzerinin örtülmesi için kullanılmaktadır. Adalet Bakanlığı Ferguson polisini eleştirirken, polisin gerçekte kendisine verilen görevi, evet kurumsal ırkçılık temelinde yükselen ırkçı uygulamalara uygun görevi yerine getirdiğinin üzeri örtülmektedir. Böyle olduğundandır ki hemen her cinayet sonrasında “polis görevini yapmıştır” diye yargılanmaktan kurtulmaktadır. Darren Wilson hakkında dava açmaya bile gerek görmeyenlerin, katilleri koruduğu açıkça ortadadır.

Şubat ayı başlarında FBI Şefi James Comey öğrencilere yaptığı bir konuşmada, polisin siyahlara karşı tavrının beyazlara karşı tavrından farklı olduğunu kabul ederken, bunun ama ırkçılıkla herhangi bir ilişkisinin olmadığını vurgulamaktadır. Comey, “önyargılar bilinçsizce geliştirilmektedir, çünkü kriminellerin çoğu siyahtır” derken, kendi ırkçılığını ele vermektedir. O’na göre “ırkçılıkla herhangi bir alakası olmayan”! bu tavır da ırkçı bir tavırdır, çünkü siyahları “kriminel” ve “suçlu” ilan etmekte ve böylece kurumsal ırkçılığın üzerini örtmeye hizmet etmektedir.

6 Mart 2015 tarihinde Wisconsin Eyaleti’ne bağlı Madison şehrinde polis 19 yaşındaki genci katletti. Yine medyaya değişik versiyonları yansıyan cinayet, polis tarafından “polise saldırınca O da silahını çekip vurdu” biçiminde gösterildi. Ama değişik versiyonlara rağmen ortak nokta, polisin sözkonusu gencin evine zorla girdiği ve genci katlettiğidir. Evi basılan genç saldırıya uğramış sayılmıyor, evine zorla girilmesine karşı çıkan genç saldırgan ilan ediliyor ve bu durumda polisin O’nu katletmesi “normal” bulunuyor! Gencin silahsız olduğu da verilen bilgiler arasındadır! Polisin gencin evine girmeye hakkı yok demek bile kimsenin aklına gelmiyor! 6 Mart’ta Denver yakınlarında da siyah tenli bir insan “kaçarken” katledildi.

Bu cinayetlere karşı protestolar –yüksek katılımlı olmasa da- yaşanırken, ırkçı cinayet haberlerine bir yenisi eklendi. Atalanta’nın bir kenar mahallesinde akli dengesi yerinde olmayan siyah biri polis tarafından kurşunlanarak katledildi. Polis tarafından verilen bilgiye göre sözkonusu apartmandan biri polise telefon eder ve “şaşkın izlenimi yaratan, kapıları çalan ve çıplak olarak yere çöken biri”sinden bahseder. Polis de harekete geçer ve sözkonusu kişiyle karşılaşır. Polis dur dediği halde sözkonusu kişi polise doğru koşarken, polis geri çekilip silahını çekerek iki el ateş eder... Böylesi bir durumda polisin gerçekte tehdit altında olmadığı kanaatine varmak hiç de zor değil. Ama polis silahını çekip akli dengesi yerinde olmayan ve evet silahsız olan birini, siyah olduğu için katletmiştir. Polis terörüne karşı çıkanların haklı olarak sorduğu sorulardan biri, polisin “neden biber gazı ya da elektroşoku aleti yerine silahını çekip ateşlediği?” sorusudur. İlginç olan bir şey de katledilen bu üç insanın isimlerinin basında yer almaması, sadece Afroamerikalı ya da siyah biri olarak adlandırılmalarıdır.

BALTİMORE VE YENİDEN GÜÇLENEN PROTESTOLAR!

12 Nisan’da Freddie Gray hiçbir neden olmadan polisler tarafından takip edilir ve etrafı sarılır. Polisler Freddie’yi yere yatırır ve üzerine atlayarak belli bir süre –Freddie acıdan çığlık atmaktadır bu arada- sırtında otururlar, tepinirler... Bu arada Freddie’nin boyun ve bel omuriliğinin kırıldığı yazılmaktadır. Olayın yaşandığı yerde ikamet edenler müdahale etmeye çalışır ve polis Freddie’yi sürükleyerek polis arabasına atar. Zorla nefes almakta olan Freddie arabada zincirlenir. Protesto eden kadınlardan birinin “Onu bir ölü gibi sürüklüyorsunuz” dediği de medyaya yansıdı. Boyun omuriliğinin %80’inin kırıldığı ve Freddie’nin birçok kez tıbbi yardım istediği bir durumda, ilkyardım çağrılacağına, polisler bir başka şüpheliyi tutuklamak için “işlerine” devam ederler. Hastahaneye götürdüklerinde Freddie konuşamaz durumdadır, komaya girmiştir. Bir daha da uyanmaz! 19 Nisan’da hastahanede ölür. Polis şefi bile daha önce acilen doktor çağırmaları gerektiğini kabul etmek zorunda kalmış ama buna rağmen polis şefi yardımcısı “Bu yaralanmanın nasıl meydana geldiğini bilmiyoruz” diyerek katil polisleri korumaya almıştır. Aynı biçimde polisin raporunda “tutuklanırken” Freddie’ye “şiddet uygulanmadığı”, “tutuklanmanın” gerekçesinin de Freddie’nin sustalı bıçak taşıdığı biçiminde yansıtıldı.

Freddie’nin ölüm haberi aynı gün kendiliğinden gelişen protestolara yol açar. Protestolar da gözönüne alınarak altı (6) polis Freddie’nin ölümü sonrasında “izine” ayrılmıştır. Hafta içinde de yüzlerce insanın katıldığı protesto eylemleri gerçekleşir. Adalet Bakanlığı “Vatandaş Hakkı”nın “çiğnenme olasılığı” konusunda olayı denetleyeceğini açıkladı! Yine aynı ırkçı yaklaşım gündemdeydi! Sokakta yürüyen siyah biri polis tarafından sarılır, darp edilir ve bunun sonucunda darp edilen insan yaşamını yitirir, ama Adalet Bakanlığı bunu “vatandaş hakkının çiğnenmesi” olarak görmez, sadece olası bir durum olarak değerlendirmektedir. Kısacası: Siyah tenli bir insanın öldürülmesi insan hakkının çiğnenmesi olarak kabul edilmemektedir! Bu durum hem ABD egemenlerinin ve siyasi temsilcilerinin ırkçılığını, hem de sanki gerçekte insan haklarını savunuyorlarmış gibi sahtekarlıklarını belgelemektedir. Sadece ve sadece teninin renginden dolayı baskılara, zulme maruz kalmanın ve katledilmenin kendisi, insan haklarının her gün çiğnendiğini açıkça göstermektedir. Tüm burjuva devletlerinde olduğu gibi, ABD’de de insan hakları, en iyi halde kağıt üzerinde vardır. 2015 yılının ilk beş ayında 385 insanın katledildiği bir durum sözkonusudur. Kaç bin insanın tutuklandığı, cezalandırıldığı vb. belli değil.

Hafta arası yaşanan protestoların katılım açısında zirvesi ise hafta sonunda yaşandı. Kimi haberlere göre 100.000’den fazla insan, kimisine göre de 200.000 kadar insan polis terörüne karşı gerçekleşen protesto yürüyüşüne katıldı. Protestolara katılmın her renkten ve etnik kökenden olması yine ırkçılığa karşı mücadelede umut veren gelişmeydi. Protestolarda atılan sloganlardan biri: “Her gece, her gün, Freddie için mücadele ediyoruz!” sloganıydı. Umut veren gelişmelerden biri de Oakland’daki Liman işçileri sendikası ILWU’nun 1 Mayıs’ta Oakland ve San Francisco limanlarında grev yapılacağını ilan etmesi ve “yaygınlaşan polis cinayetlerine karşı mücadelenin işçi sınıfı hareketinin acil görevlerinden biri” olduğunu açıklamasıydı.

Medya tarafından “isyan” olarak da gösterilen çatışmalar ise Freddie’nin cenaze töreninden sonra yaşandı. Cenazede görevli olan Papaz, Freddie Gray gibi genç insanların yaşamlarını, kilitlenmiş sandıkta, Amerika’nın ırkçı ve sınıf toplumunun, eğitimsiz, işsiz, şanssız sandığında, bir çaresizlik içinde geçirdiklerini anlattıktan sonra, medyaya da olayların karmaşık perde arkasını açığa çıkaracaklarına, klişelere uygun davranıldığını ifade edip “Haberler için, dağıtıp talan eden gençleri kameraya çekmek kolaydır/ basittir. Bunu göstermek kolaydır ama siz asla bunun neden böyle olduğunu açıklamıyorsunuz” diyerek burjuva medyanın konumunu teşhir etti.

Cenaze töreninden birkaç saat sonra, yüzlerce insanın öfkesi patlayıverdi! Öfkeliler arabaları ateşe verdi, dükkanları yağmaladı ve polisle çatıştı! Maryland Eyaleti Valisi Olağanüstü Hal ilan etti. Ulusal Muhafız’ları devreye soktu. Baltimore Belediye Başkanı da bir haftalığına gece sokağa çıkma yasağı ilan etti. Baltimore Polisi diğer şehirlerden 5000 polis talep etti. Okullar kapatıldı. 144 arabanın, 15 binanın yakıldığı, 15 polisin yaralandığı ve 200 eylemcinin gözaltına alındığı bilgisi verildi. Sayısız kişi de sonraki günlerde sokağa çıkma yasağına uymaydığı gerekçesiyle gözaltına alındı.

Irkçılığa, polis terörüne ve cinayetlerine karşı haklı öfkenin bu biçimde patlaması, yine egemenler ve temsilcileri tarafından, gerçek sorunların –somutta ırkçılık ve ırkçılık temelindeki cinayetler- üzerine tartışmayı saptırmak için kullanıldı. Hepsi ağız birliği içinde “şiddet içeren eylemlere” karşı “müsamaha edilmeyeceğini” ilan ettiler! Binlerce kolluk gücü, tabii ki, cinayeti protesto edenlere karşı devreye kondu! Çatışmalar kısa sürse de protestolar New York, Boston, Washington, Minneapolis vb. diğer şehirlerde de gerçekleştirildi. Tüm düzen savunucularının ve iyi niyetli burjuva hümanistlerin temel tavırlarından biri, protestolar anlaşılır ama barışçıl olması lazım biçimindeki tavırdı. Bu durumda “The Atlantic” gazetesinin muhabiri Ta-Nehisi Coates, “Eğer sadece siyasi zorbalığın etkilerinden kurtulmaya çalışmak için barışçıl olunması vaaz ediliyorsa, bu, hainanedir”! diyerek soruna dikkat çekti. Kitlelere barışçıl protesto vaaz edenlerin temsil ettiği düzenin kendisi, şiddetin en yoğunlaşmış hallerinden birini temsil etmektedir. “İliğine” kadar militarize olan ordu ve polis kurumu ve evet bu kurumlar dışında da militarize olmuş bir toplumun sözkonusu olduğu yerde, buna karşı ezilenlerin öfkesi ve şiddeti de meşrudur, haklıdır! “Adalet yoksa, barış da yok!” sloganı artık kitlelerin sloganı haline gelmiş ve haksızlığa, zulme karşı mücadelenin bir ifadesi olmuştur. Evet giderek daha fazla insan sorunun ırkçılıkla, insan haklarıyla bağıntılı olduğunun farkına varmaktadır.

Yaşanan protestolar kimi sonuçlara da yol açtı. Başsavcı Marilyn Mosby’nin 1 Mayıs’ta yaptığı basın toplantısındaki açıklamaya göre adli tıp görevlilerinin otopsisinin sonucuna göre, “öldürme fiili” olduğu süphesizdir! Buna bağlı olarak da sözkonusu “izine çıkarılan” 6 polis hakkında savcılık, 1 Mayıs’ta tutuklama kararı verdiğini de açıkladı. Aynı konuşmasında Başsavcı kitlelere “Ben sizin ‘adalet yoksa, barış da yok’ çağrınızı duydum!” diyerek, tutuklama kararının esasında kitlelerin protestoları sonucu verildiğini de teslim ediyordu. Polis kurumu ve polis sendikası hiçbir polisin, Freddie’nin ölümünden sorumlu olmadığını savunmaktadır. Polislerin yargılanıp yargılanmayacağını, yargılanmaları durumunda da sonucunun nasıl olacağını göreceğiz!

Irkçı cinayetlerin seri halinde işlenmesi ve protestoların da bazen dinip bazen şiddetlenmesi, Başkan Obama’yı göstermelik de olsa kimi adımlar atmaya zorlamaktadır. Buna göre gelinen yerde Obama, polis kurumunu demilitarize etme adına, bundan sonra polis kurumuna kimi ağır silah, savaş araç ve gereçlerin verilmesine son verildiğini açıkladı. Ayrıca verilmiş olan araç-gereçin de geri alınması olasılığının da gözden geçirileceği belirtildi.

Pratik açıdan cinayetlerin azalmasına hizmet edebilecek olan gelişme ise Cleveland Eyaleti’nde yaşandı. 2012 yılında polisin silahsız iki siyah insanı (1 kadın ve 1 erkek) arabada katletme olayında, mahkemeye verilen polisin beraat etmesi ve protestoların yaşanması sonrasında Cleveland idaresi Adalet Bakanlığı ile anlaşarak polislerin davranışlarına yeni kurallar getirdi. Bunların başında da seyir halindeki arabalara ateş edilmesinin ve uyarı ateşi yapılmasının yasaklanmasıdır.

Sözkonusu olayda 13 polis arabayı durdurmak için kelimenin gerçek anlamında kurşun yağdırır... Araba durduğunda sözkonusu mahkemeye verilen polis kaportanın üzerine çıkar ve camdan içeri 15 kurşun sıkar! Toplam atılan kurşun sayısının 137 olduğu açıklandı. Katil ve katiller belli! Ama ceza alan yok! Mahkemenin 23 Mayıs 2015 tarihindeki beraat kararının açıklaması, polisin sözkonusu kişilerin silahsız olduğunu bilemeyeceği biçimindedir.

Evet, bu ve benzeri örneklerin sonu gelmiyor! Kurumsal ırkçılık her seferinde kendisini açıkça gösteriyor! İletişim tekniğinin bu konuda olumlu yanlarından biri, polisin siyahlara karşı baskı ve zulmünün, cinayetlerinin görüntülenip belgelenmesi ve yaygınlaştırılmasıdır. Bu da kitlelerin yaşananları görüp öfkelenmesine, evet protestolara katılmasına hizmet etmektedir. Kurumsal ırkçılık, görüntülerin açıkça ortaya koyduğu, inkar edilemez gerçeklere rağmen paralı bekçilerini, katillerini “yeteri kanıt yok” vb. açıklamalarla korumaya çalıştığı yerde de kitlelerin öfkesini daha da tetiklemektedir. Bu da egemenlerin işini zorlaştırmakta ve kimi paralı bekçi ve katillerin yargılanmasını dayatmaktadır.

Meselenin özü ama, şu ya da bu katilin cezalandırılmasıyla sınırlı değildir. Afroamerikalıların, İndigen/yerli halkların baskı altında olmalarının, ırkçılığın kaynağı ve sorumlusu ABD’nin ekonomik, siyasi, hukuk sistemi, yani düzenin kendisidir. Durumlarının köklü biçimde düzelmesi, ırkçılığa son verilmesi için mücadele, düzenin kendisine karşı, ABD emperyalist devletine karşı verilmek zorundadır. Irkçılığa karşı mücadele açısından tüm umut verici gelişmelere rağmen, ne yazık ki bu mücadelelere doğru bir temelde yol gösterecek komünist bir önderlik yok!

 

16.06.2015

Dünyadan

İşçi Dünyası