• İLETİŞİM
  • Anasayfa
  • Dünya
    • Dünya

  • Yayınlar
    • Yayınlarımız

  • İŞÇİ DÜNYASI
    • İşçi dünyası

  • KÜRDİSTAN
    • Kürdistan

  • Güncel
    • Güncel

  • GENÇLİK
    • Gençlik

  • Kadın
    • Kadın

  • KÜLTÜR-SANAT
    • Kültür Sanat

  • Çevre

Pzt10232017

Last updatePzt, 23 Eki 2017 3pm

Back Buradasınız: ANASAYFA Çevre LİMA/ PERU: BM İklim Zirvesi’nden Ne Çıktı?

Çevre

LİMA/ PERU: BM İklim Zirvesi’nden Ne Çıktı?

BM İklim Konferansı (COP20/ CMP 10) planlandığı gibi 1Aralık 2014 tarihinde Peru’nun Lima kentinde başladı, ama planlananın tersine 12 Aralık’ta değil, uzatmalı olarak 14 Aralık’ta bitirildi.

Yine her seferki gibi BM üyesi devletlerin temsilcileri, heyetleri konferansa katıldı. Medyaya yansıdığı kadarıyla temsil edilen devlet sayısı, BM üyesi devletlerin sayısından fazlaydı. Konferansın sonuçlandırması gereken esas şey, bu sene 30 Kasım - 11 Aralık 2015 tarihlerinde Fransa/ Paris’te yapılacak COP21/ CMP11’de sonuçlandırılmak istenen ve tüm ülkeleri bağlayan anlaşmanın taslağını hazırlamak, sonuçlandırmaktı.

Daha önceki konferanslarda ortaya çıkan çelişkilerin bilincinde olan BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon, COP20/ CMP10 öncesinde bu konuda belli bir uzlaşma sağlamak amacıyla tüm BM üyesi devletlerin temsilcilerini 23 Eylül’de yapılacak BM Zirvesi’ne davet etti.

Sözkonusu zirve öncesinde, zirvede iklimi korumaya yönelik anlaşma sağlanmasını zorlamak için birçok ülkede eylemler gerçekleştirildi. Eylemlere toplam 350.000 insanın katıldığı açıklandı. Zirveye 126 devlet, Başkan ve Başbakan düzeyinde temsil edildi. Zirvede dile getirilen esas kaygı, 2009 yılında Kopenhag’da yaşanan durumun Paris’te bir kez daha yaşanmamasıydı. Tüm devletleri bağlayan bir iklim anlaşmasının sağlanmasıydı. Buna bağlı olarak da Lima’da yapılacak COP20/ CMP 10 öncesinde, başta ABD ve Çin olmak üzere iklim anlaşmasının kendileri için bağlayıcı olmasına karşı çıkan ve şimdiye kadar anlaşmayı engelleyen devletler olarak sayılan devletlerin uzlaşmak için adım atmasının sağlanması gerekiyordu.

Atmosfere salınan zehirli gazların %55’inin Çin, ABD ve AB tarafından salındığı bilindiğinde ve AB’nin 2030 yılına kadar, 1990 yılına göre salınımı %40 civarında azaltma yönlü tavrı da buna eklendiğinde, dikkatlerin merkezinde Çin ve ABD’nin tavrını değiştirip değiştirmeyeceği vardı. Aslında iklimi koruma sorununa ciddi biçimde yaklaşıldığında, ABD ve Çin gibi, Kanada, Avustralya, Japonya, Rusya, Hindistan, Brezilya, Endonezya ve diğer devletlerin tavırlarının da olumlu yönde değişmesi gerekiyor. AB’nin soruna olumlu yaklaştığı görüntüsü ise aldatıcı bir tavırdır. Detaylara ve somuta bakıldığında, iklimi korumak için bu hedef ilanının yeterli olmadığı ortaya çıkmaktadır. Adını yukarıda vermediğimiz diğer devletlerin tavırları da –farklılıklara rağmen- iklimi korumaya yönelik tavır değildir. Sonuçta tüm devletlerde egemen olan kapitalist, sömürü sistemidir. Buna bağlı olarak da sözkonusu her devletteki burjuvazinin çıkarları, diğerleriyle çelişmektedir. Kaygılarının merkezinde kar, azami kar durmaktadır, iklimi korumak değil.

Kısaca söylenirse çok yönlü çıkar ve hesapların ve buna bağlı olarak da çelişkilerin sözkonusu olduğu bir durum sözkonusudur. Zaten şimdiye kadar herhangi bir anlaşmanın sağlanamamış olmasının perde arkasında da bu çıkarlar ve çelişkiler var. Emperyalistlerin, kapitalistlerin dikkatinin merkezinde kendi çıkarlarının olduğu olgusu, bunların iklimi koruma konusundaki tavırlarını da belirlemektedir. Azami kar siyasetlerine uygun olmayan bir iklim siyasetini bunlardan beklemek, boş bir beklentidir. Emperyalistler için iklimi koruma siyaseti sadece ve sadece ticaret ve kar hesaplarına dayanan bir siyaset olabilir. İklimi korumaya karar verdikleri yerde, bilin ki, iklim felaketinin yaratacağı kayıplarının, karlarından daha yüksek olacağının hesabını yapmışlardır.

Emperyalistlerin temsilcilerinden bu konuda da bir şey beklenemeyeceği, 23 Eylül 2014 tarihli zirvede de bir kez daha ortaya çıktı. Dörder dakikalık konuşmalarına bakıldığında, hepsinin de iklim değişikliğinin ne gibi felaketlere yol açacağının bilincinde olduğu söylenebilir. Meselenin özü ise, iklim değişikliğinin felakete götürmemesi için sadece “bir şeyler yapılması” gerektiğinin söylenmesi değil, somut ve bağlayıcı olarak nelerin yapılması gerektiğinin ortaya konması ve herkesin de buna uygun davranmasıdır.

ABD Başkanı Obama: “Bu problemin oluşmasındaki sorumluluğumuzu kabul ediyoruz. Bu sorunla mücadele için sorumluluğumuzu ciddiye alıyoruz.” Ya da iklim değişikliğini engellemek için: “Bizim, ABD ve Çin’in bunu yönetmek için özel sorumluluğumuz var. Önde gitmek, bu, büyük ulusların yapmak zorunda olduğu şeydir.” diye tavır takınması, önemli bir yeni yaklaşım olarak değerlendirildi.

Çin Başbakan Yardımcısı Zhang Gaoli ise: “Çin, insanlığa daha iyi bir gelecek inşa etmek için, diğer devletlerle birlikte sorumluluğu üzerlenmeye hazırdır.” tavrını takındı, ama herkese aynı sorumluluğun yüklenmesine karşı çıktı. BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ise diğer şeylerin yanısıra: “İklim değişikliğinin insani, ekonomik ve ekolojik fiyatı yakından taşınamaz olacak.” diye sorunun önemini vurgularken, zirveye katılanları ima ederek “önlem almanın önündeki tek engel ise, biziz” dedi. Zirveden herhangi bir karar alınmadı ve sonuçta yine genel lafların ötesine geçilmedi.

ABD ve Çin temsilcilerinin bu zirvede yaptıkları konuşmaların somutlandırılması ise Kasım ayı ortalarında medyayı meşgul etti. Çin Başkanı Xi Jinping ile ABD Başkanı Obama Pekin’de yürüttükleri iki günlük görüşme ertesinde, 12 Kasım’da basın toplantısı yaparak iklim değişikliği konusunda, yenilenebilir enerji dalında ortak çalışmaya karar verdiklerini, atmosfere zehirli gaz salınımını azaltmak için plan ve hedeflerini basına açıkladılar.

Kısaca ifade edildiğinde ABD 2025 yılına kadar, 2005 yılını baz alarak zehirli gaz salınımını %26-28 oranında azaltacağını ilan etti. Çin ise somut bir oran vermeden 2030 yılından itibaren zehirli gaz salınımının artmayacağını, tersine 2030 yılından itibaren azaltılacağını ilan etti. Bu arada yenilenebilir enerji oranının 2030 yılına kadar tüm enerjinin %20’sini karşılayacak oranda artırılacağını da açıkladı. Yani ABD 1990 yılını baz almıyor ve salınım oranını azaltma hedefini de düşük tutuyor. Çin ise, enerji ihtiyacını karşılamak, petrol ve gaz satın aldığı devletlere bağımlılığı azaltmak için de olsa yenilenebilir enerjiye, şimdilik en çok önem veren ülkedir. Fakat buna rağmen, son verilere göre 2013 yılında atmosfere 9.977 Megaton zehirli gaz salmıştır. 2030 yılına kadar hiçbir artış yaşanmasa bile, her sene atmosferi bu oranda zehirlemeyi sürdürecektir.

Burjuva medyanın bu tavırları kitlelere anlatması da, esasında Çin ve ABD’nin iklim anlaşmasının önündeki engeli kaldırdıkları, artık anlaşmanın 2015 yılında Paris’te imzalanmaması için önemli bir engelin kalmadığı, “tarihi bir adım” atıldığı vb. biçimindeydi. Burjuva siyaset temelinde de olsa iklim değişikliğine karşı somut önlem almaktan yana olan kimi kesimler ise –özellikle doğrudan iklim, çevre sorunlarıyla ilgilenenler- bu gelişmenin önemli olduğu, ama somut ve acil önlemlerin hala alınmadığı, iklimi korumak için daha çok somut adımların atılması gerektiği yönlü tavır takındılar.

Burjuva medyanın çok önemli bir tavır olarak gösterdiği bu gelişmenin, COP20/CMP10 öncesinde son yıllardaki konferanslara göre iyimser bir atmosfer oluşturduğu biçiminde de propaganda edildi. Buna göre Lima’daki konferans bu iyimser havanın etkisiyle “sıcak bir atmosfer”de başlamıştı.

 

KONFERANSTAN NE ÇIKTI?

Konferansın ilk haftasındaki atmosferi Greenpeace temsilcisi “Hiç bir zaman, BM İklim Konferansı öncesinde böylesi olumlu sinyaller yoktu.” diye överken, Germanwatch temsilcisi ise durumu “Şahane bir gelişme” olarak değerlendiriyordu. İyimserliği “kanatlandıran” bir yenilik olarak sunulan bir nokta da “devletlere hedeflerin dayatılması yerine, herkesin gönüllü olarak iklimi koruma hedeflerini önerebilmesi” noktasıydı. Buna göre sonuçlandırılmak istenen anlaşma herkes için bağlayıcı olacak ama, her devlet kendisi için tespit ettiği oranda bu sorumluluğu üzerlenecek. Söz verdiği oranda zehirli gaz salınımını azaltma yükümlülüğü geçerli olacak!

Konferansın ikinci haftasında, bakanlar düzeyindeki görüşmeler, pazarlıklar başladığında ise sözkonusu iyimserlik yok olmuştu! Taraflar arasındaki çıkar çelişkileri, karşılıklı eleştirileri de kaçınılmaz kılıyor, önceki konferanslarda gündeme gelen ve anlaşmayı engelleyen çelişkiler yeniden öne çıkıyordu.

Sözkonusu çelişkiler zengin devletlerle fakirler, emperyalistlerle bağımlı devletler arasındaki, emperyalistlerin kendi aralarındaki ve fakir ve bağımlı devletlerin kendi aralarındaki çelişkiler diye kategorize edilebilir. Olumlu atmosferde başlayan konferansta, sözkonusu çelişkiler gündeme geldiğinde, iyimserliğin yerini, kimi delegelerin oturum salonlarını kızgınlıkla terk etmesi; tartışma ortamı yok olduğundan oturumların ertelenmesi almıştı. Çelişkilerin giderilememesi konferansın uzamasını beraberinde getirdi. Kimi burjuva yazarların bile tespit ettiği gibi, anlaşma taslağını hazırlamak yerine, konferansın esas hedefi, görüşme-pazarlık sürecini kurtarmaya dönüştü. Buna bağlı olarak da “mini” bir uzlaşma ile konferans sonuçlandı.

“İklimi Korumak İçin Lima Çağrısı” başlığıyla yayınlanan sonuç bildirgesi, iklimi korumak için hiçbir somut önlem içermemektedir. Adından da belli olacağı gibi, genel laflarla temenniler dile getirilmekte ve tüm katılımcı devletlere iklimi önleme hakkında cesaretli olmaya, olumlu adımlar atmaya çağırmaktadır. Bir nevi ev ödevlerini yapmaya davet etmenin ötesinde ciddi bir sonuç çıkmadı! Dile gelen en önemli açıklamalarından biri, varılan hedeflerin gerisine düşmemektir. Paris’te sonuçlandırılması istenen anlaşmanın taslağının kimi unsurlarının ortaya konduğu 37 sayfalık “taslak” ise sonuç bildirgesinin eki olarak ele alındı. Bu durumda taslağın bile taslağı olmayan unsurlar, bağlayıcılık da içermemektedir. Böylece tüm temel çelişkiler ertelendi. Konferanstan beklentisi olanlar yine hayal kırıklığı yaşadı!

Detaylarda dile getirilen ve de yapılması istenen iyi şeyler var! Ama genel isteğin ötesine geçmiyor! Paris zirvesine kadar yapılması ve çözüme ulaştırılması gereken çok sorun var. Bunun için en önemli görünen nokta, her devletin Mart ayı sonuna kadar kendilerinin tespit ettiği planı ortaya koymasıdır. Bu noktada bile herkesi bağlayıcı bir karar verilemedi. Sorun gönüllü temelde ele alındı. En geç ama 1 Ekim’e kadar sözkonusu plan veya hedeflerin BM İklim Sekretaryası’nın eline geçmesi ve 1 Kasım 2015 itibariyle Paris konferansına raporun hazırlanmış olması gerekiyor.

Konferanstan olumlu gelişme olarak aktarılan şey, konferans sürecinde verilen sözlerle birlikte “Yeşil İklim Fonu”na aktarılan paranın 10 Milyar ABD Dolarını geçmesiydi. Bunun nasıl ve nerede kullanılacağı konusunda ise somut bir plan ve açıklama yok. Bu da bir dahaki konferansa ertelendi.

Lima’dan bizim için tek olumlu haber, 15.000 kadar insanın protestosuydu. Protestoda dile gelen sloganlardan biri: “İklimi değil, sistemi değiştirelim!” sloganıydı. Evet, iklimi korumak isteyenlerin, bu sistemi yıkma mücadelesine katılması gerekiyor. Sistemi değiştirmezsek iklim değişikliğinin ve felakete sürüklenmenin önünü alamayız!

Sonuç olarak Paris konferansında neler olabileceğini tahmin edersek, karşımıza şu olasılıklar çıkmaktadır: Son yıllardaki tavırlara bakıldığında öyle ya da böyle bir anlaşmanın imzalanması olasılığı öne çıkmaktadır. Böylesi bir durumda, önceki yazılarımızda da dikkat çektiğimiz gibi, bu anlaşmanın iklimi korumaktan uzak, boş bir anlaşma olacağıdır. İkinci olasılık ise 2009 yılında Kopenhag’da olduğu gibi herhangi bir anlaşmanın sağlanamamasıdır. Bu durumda da bir başka olasılık gündeme gelebilir. O da Paris’teki COP21/ CMP11 bitmemiş bir konferans olarak kabul edilir ve 2016 yaz aylarında ikinci bölümü toplanır. Bu olasılık gündeme geldiğinde daha başka nelerin değişeceği de belli değil.

Bu durumda, öyle ya da böyle kaybeden iklimimiz ve biz olacağız. Gerçekten iklim değişikliğini önleyecek kararlar alınacağını beklemiyoruz. Olursa eğer seviniriz.

26.02.2015

Dünyadan

İşçi Dünyası